Coşar avizeler artık, köpürür kandiller;
Bu ışık çağlayanından bütün âfâk inler!
Yalının cebhesi, Ülker gibi, baştan başa nûr;
Nîm açık pencereler, reng ü ziyâdan mahmûr.
Bir ucu âsitâna değen yalıdır bu...
İçerde mevlid-i şerif okunuyor mu?
Evet, okunuyor... Lâkin biraz gecikti hoca;
Herkes merak ediyor: "Nerede kaldı hoca?"
Derken uzaktan bir âvâze gelir kulağa:
Sanki bir mûsikî-i sem'iyye-i kübrâ!
Dinleyenler, o sesin büyüsüne kapılır;
Gönüller coşar, gözler yaşla dolup taşarır.
Aktarır sâhile mevlidciyi bir köhne kayık.
Koşarak, doğruca mâbeyne alır karşı çıkan;
Karşılayanlar: "Aman efendim, geç kaldınız!"
Derler... O, mahcubiyetle: "Affedin, buyurun!"
Anlatır gecikme sebebini: Yolda bir fakir,
Yalvarmış: "Efendi, bir mevlid oku da geç!"
Dinlememiş, okumuş... İşte gecikme bundan!
Vâlide Sultan: "Hoca, beni ağlatma yeter!
Yeniden mevlid okursun bize, dâvâ da biter."