Hayat soğukkanlı ve tarafsız bir şekilde insanın kendi içinde taşıdığı maskeleri bir bir ele verir. Kimi tutumludur, sürekli aynı maskeyi kullanır. Doğal olarak bu maske kirlenir ve kırışır. Kimi maskelerini çocuklarına saklar, kimiyse sürekli değiştirir. Sadece yaşlanmaya başladıklarında maskelerinin tükendiğini anlarlar. Gerçek yüzleri o son maske de düştükten sonra gün yüzüne çıkar.
Ölümün varlığı hayalî olan her şeyi yok eder. Biz ölümün çocuklarıyız ve ölüm bizi yaşamın baştan çıkarıcı ve sahtekâr cazibelerinden kurtarır. Bizi yaşamın derinliklerinden bir el işaretiyle çağıran ölümdür. Küçük yaşlarımızda, insanların dilini anlamadığımız o çağlarımız boyunca, oyunun orta yerinde ansızın durup kalmamız ölümün çağrısını duymak içindir aslında... Hayatımız boyunca ölümün parmağıdır hep bizi işaret eden. Herhangi birimiz aniden ve sebepsiz yere; derin, hem de zaman ve mekânda yönünü kaybedecek kadar derin bir düşünce anını yaşamışızdır ve yeniden gerçeğe döndüğümüzde ne düşündüğümüzü bilememiş ve tekrar gerçek dünyayla yüzleşmemiz gerekmiştir. İşte bu, ölümün çağrısıdır.