Can Yücel’e ‘ neden hep babana şiir yazarsın?’ Sorusunu yönelttiklerinde, ‘ Ben anneme şiir yazacak kadar şair değilim.’ der. Başka anneleri bilmem ama bu söz sende var olup, her bir alın kırışıklığına tesir ediyor. En ama en çok sana yakışıyor. En çok sen de anlam buluyor.
Şimdi sana bu dünyanın kirinden arınmış bir ben yani o 12 yaşındaki kadının kızı olarak yazacağım. Ve o 12 yaşındaki çocuk kadına hitap edeceğim...
Yaka paça baba evinden çıkarılıp o koca evine getirildiğinde anne olmakla beraber bir sürü sorumluluk yüklenmişti o kıldan ince boynuna ve Vursan kemikleri kırılacak omuzuna. Oysa sen hiçbir şey anlamazdın ki.. hayat hakkında tek bildiğim şey oyun oynamaktı. Tıpkı her çocuğun öyle bildiği gibi. Görüyor musun anne senin kadar kız olmuşum, beni doğurduğun yaşa gelmişim neredeyse hiçbir şey bilmiyorum... sana her şey onikinde öğretilmiş... Sen öğrenmek zorunda kalmışsın gibi. Çünkü hiçbir eğitim kurumu bunu sana öğretemezdi. Bir ‘baba ihaneti’ ülkedeki eğitimi nasıl da alt etmişti bir anda. Yirmine gelip beni doğurduğunda aslında çocuğu olan bir çocuktun biliyorum. İçinde bir yerlerde hep bir çocuk vardı. Bazen ben bu çocuğa gülüşünde denk gelirdim, bazen de o masum bakışlarında... Alabildiğine merhametli olmanın açıklaması başka bir şey olamazdı çünkü. Beni hep ama hep anlardın. Hatırlamam, benim hissettiklerimin aksine bir şey söyledigini. Benimle büyümüştün çünkü sen. Garip değil mi Anne? Dünyaya yeni bir sen sunuyordun. Baştan aşağı ben, yine sen...
Okula başladığımda bütün ödevlerimi sana yaptırırdım. Bir iki söylenir güzel güzel yazardın eğitime olan tüm açlığınla. Ben hep seni izlerdim. Bana benzerdi tüm davranışların.. Okula gittiğimde öğretmenime inandıramazdım tüm yazıları benim yazdığıma. Hep bana kızardı, her seferinde kendin yap derdi ama