Batan güneşin ardında, Dar Deniz’in öbür kıyısında, yeşil tepeli, çiçeklerle kaplı ovaları olan, gürleyerek akan büyük nehirlerin bulunduğu, mavi gri dağların sırtına kondurulan koyu taşlardan örülü kalelere ev sahipliği yapan ve lordlarının sancağı altında savaşa giden zırhlı şövalyelerin olduğu bir yer vardı. Dothraklar o topraklara Rhaesh Andahli diyordu. Yani Andallar’ın yurdu. Özgür Şehirler’deyse, Batıdiyar ya da Gün Batımı Krallıkları denirdi. Erkek kardeşi çok daha basit bir isim bulmuştu: “Bizim topraklar.” Bu iki kelime dudaklarından hiç eksik olmayan bir duaya dönüşmüştü. Sanki, yeterince tekrar ederse tanrılar duyacaktı onu. “Kan hakkıyla bizim, bizden hıyanetle çalınmış ama özde hâlâ bizim, sonsuza kadar bizim. Ejderhadan bir şey çalınamaz. Hayır çalınamaz. Ejderha unutmaz.”
Belki ejderha hatırlıyordu ama Dany hatırlamıyordu. Ağabeyinin bizim topraklarımız dediği, Dar Deniz’in karşı kıyısındaki bu yerleri hiç görmemişti. Sürekli bahsettiği Casterly Kayası, Kartal Yuvası, Yüksek Bahçe, Arryn Vadisi, Dorne ve Yüzler Adası onun için anlamsız kelimelerdi sadece. İşgalci’nin ordularından korunmak için Kral Toprakları’ndan kaçtıklarında Viserys sekiz yaşındaydı. Daenerys ise annesinin rahminde bir tohumdu o zamanlar.
Ağabeyi o topraklardan sürülüşleriyle ilgili o kadar çok hikâye anlatmıştı ki, Dany gözünde canlandırabiliyordu bazen. Siyah yelkenlerine ay ışığı vuran gemiyle Ejderha Kayası’na kaçışları, ağabeyleri Rhaegar’ın Üç Dişli Mızrak’ın kanlı sularında İşgalci’ye karşı verdiği mücadele ve sevdiği kadını korurken ölmesi, Kral Toprakları’nın, Viserys’in İşgalci’nin köpekleri dediği Lannister ve Starklar tarafından yağmalanması, Rhaegar’ın veliahdı bebeğin, annesi Dorne Prensesi Elia’nın göğsünden alınması ve bütün yalvarışlarına rağmen gözünün önünde