M.

M.
@Kingslayer_
Kelimeler Rüzgârdır
Üstat Cressen, Davos’un şövalye ilan edildiği günü hatırladı. Fırtına Burnu kuşatmasından sonraydı. Lord Stannis ve beraberindeki küçük ordu, Lord Tyrell ve Lord Redwyne’ın büyük ordularına karşı bir yıla yakın direnmiş, kaleyi vermemişti. Deniz, Redwyne’ın emrindeki, Arbor’ın şarap renkli sancağını dalgalandıran kadırgalarla doluydu. Kalenin içindeki atlar çoktan kesilip yenmişti. Kediler ve köpekler bitmişti. Sıra otlar ve farelerdeydi. Sonunda, kara bulutların yıldızları sakladığı yeni ay gecesi geldi. Davos, karanlığı bir pelerin gibi giyinerek Redwyne kordonunu ve Gemikıran Koyu’nu geçmeyi göze aldı. Siyah gövdeli, siyah yelkenli, siyah kürekli küçük gemisi soğan ve tuzlu balık doluydu. Yeterli sayılmazdı ama kale içindeki orduyu Lord Eddard Stark gelip kuşatmayı kırana kadar hayatta tutmaya yetmişti. Lord Stannis, Davos’un Gazap Burnu’nda seçkin bir arazi, küçük bir kale ve şövalyelik unvanıyla ödüllendirileceğini ama yıllarca kaçakçılık yapmanın cezası olarak da sol elinin parmaklarının kesileceğini söyledi. Davos bu teklifi kabul etti ama cezayı infaz edenin Stannis olmasını istedi; daha aşağı biri tarafından cezalandırılmayı kabul etmiyordu. Lord Stannis, temiz ve pürüzsüz kesikler olması için bir kasap satırı kullandı. Daha sonraki zamanlarda Davos yeni evinin adını, deniz serveti anlamında Seaworth koydu. Gri zemin üzerinde siyah bir gemiyi sancağı olarak seçti. Geminin yelkenlerinde soğanlar vardı. Bir zamanların kaçakçısı, parmaklarını kesen Lord Stannis’in ona iyilik yaptığını söylüyordu. Törpüleyip temiz tutmak zorunda olduğu dört tırnaktan kurtulmuştu.
Reklam
Self determinizm
“LORDLARIM!” diye bağırdı. Sesi salonda yankılandı. “İki krala söyleyeceğim sadece şudur!” diyerek yere tükürdü. “Renly Baratheon benim umurumda değil. Stannis de öyle. Yüksek Bahçe’deki ya da Dorne’daki çiçekli bir koltukta oturup bana ve benim insanlarıma neden onlar hükmetsin? Onlar Sur’u, Kurt Ormanı’nı, İlk İnsanlar’ın hendek mezarlarını ne bilir? Onların tanrıları bile yalan. Lannisterlar burama kadar geldi artık. Ötekiler’e yem olsunlar.” Sırtına asılı kınına uzanıp devasa çift el kılıcını çekti. “Neden biz yine kendi kendimizi yönetmiyoruz? Ejderhalarla evlenmiştik ve ejderhaların hepsi öldü!” Kılıcının ucunu Robb’a doğrulttu. “Benim önünde diz çökeceğim tek kral tam burada oturuyor lordlarım,” diyerek gürledi. “Kuzey Kralı!” Ve tek dizinin üstüne çöküp kılıcını Robb’un ayaklarının dibine bıraktı. “İşte bu şartlarda barışa varım,” dedi Lord Karstark. “Kızıl Kale ve Demir Taht onların olsun.” Uzunkılıcını kınından çıkarıp İri Jon’un yanında diz çöktü, “Kuzey Kralı!” diye haykırdı. Maege Mormont ayağa kalktı. “Kış Kralı!” diye bağırdı. Gürzünü yerdeki kılıçların yanına koydu. Nehir lordları ayağa kalktı. Blackwood, Bracken, Mallister asla Kışyarı’ndan yönetilmemiş büyük hanedanlardı ama Catelyn’in gözlerinin önünde ayağa kalkıyor, kılıçlarını çekiyor, diz çöküyor ve diyarda Ejderha Aegon’ın gelip yedi krallığı tek bir krallık yaptığı zamandan bu yana, üç yüz yıldır duyulmayan o kelimeleri haykırıyorlardı... Catelyn’in babasının salonunun kirişleri o sözcüklerle titriyordu: “Kuzey Kralı!” “Kuzey Kralı!” “KUZEY KRALI!”
Batan güneşin ardında, Dar Deniz’in öbür kıyısında, yeşil tepeli, çiçeklerle kaplı ovaları olan, gürleyerek akan büyük nehirlerin bulunduğu, mavi gri dağların sırtına kondurulan koyu taşlardan örülü kalelere ev sahipliği yapan ve lordlarının sancağı altında savaşa giden zırhlı şövalyelerin olduğu bir yer vardı. Dothraklar o topraklara Rhaesh Andahli diyordu. Yani Andallar’ın yurdu. Özgür Şehirler’deyse, Batıdiyar ya da Gün Batımı Krallıkları denirdi. Erkek kardeşi çok daha basit bir isim bulmuştu: “Bizim topraklar.” Bu iki kelime dudaklarından hiç eksik olmayan bir duaya dönüşmüştü. Sanki, yeterince tekrar ederse tanrılar duyacaktı onu. “Kan hakkıyla bizim, bizden hıyanetle çalınmış ama özde hâlâ bizim, sonsuza kadar bizim. Ejderhadan bir şey çalınamaz. Hayır çalınamaz. Ejderha unutmaz.” Belki ejderha hatırlıyordu ama Dany hatırlamıyordu. Ağabeyinin bizim topraklarımız dediği, Dar Deniz’in karşı kıyısındaki bu yerleri hiç görmemişti. Sürekli bahsettiği Casterly Kayası, Kartal Yuvası, Yüksek Bahçe, Arryn Vadisi, Dorne ve Yüzler Adası onun için anlamsız kelimelerdi sadece. İşgalci’nin ordularından korunmak için Kral Toprakları’ndan kaçtıklarında Viserys sekiz yaşındaydı. Daenerys ise annesinin rahminde bir tohumdu o zamanlar. Ağabeyi o topraklardan sürülüşleriyle ilgili o kadar çok hikâye anlatmıştı ki, Dany gözünde canlandırabiliyordu bazen. Siyah yelkenlerine ay ışığı vuran gemiyle Ejderha Kayası’na kaçışları, ağabeyleri Rhaegar’ın Üç Dişli Mızrak’ın kanlı sularında İşgalci’ye karşı verdiği mücadele ve sevdiği kadını korurken ölmesi, Kral Toprakları’nın, Viserys’in İşgalci’nin köpekleri dediği Lannister ve Starklar tarafından yağmalanması, Rhaegar’ın veliahdı bebeğin, annesi Dorne Prensesi Elia’nın göğsünden alınması ve bütün yalvarışlarına rağmen gözünün önünde
Çocuk istismarı özelinde bütün cinsel dokunulmazlığa karşı suçların kim işlerse işlesin iğrenç olduğunu belirterek başlayalım. Kayseri'de bir Suriyelinin bir Türk kız çocuğunu istismar ettiği iddiası ile büyük olaylar olur. Olaya karışan karışmayan, evi dükkanı bilinen bütün Suriyelilerin evleri dükkanları arabalarına zarar verilir. Yağma yapılır. Şehir ayaklanır. Akabinde Vali ve İl Emniyet Müdürü tarafından mağdurun da Suriyeli olduğu gibi komik bir açıklama yapılır. Açıklamanın komik olmasının sebebi, çocuk Türk değil o yüzden rahat olun evinize sakince gidin manasını taşımasıdır. Ancak olay baştan aşağı rezalet. Çocuk Türk, fail Suriyeli ise bu yağma, talan ve işlenen diğer suçlar mübah mıdır? Nitekim geçtiğimiz yıllarda Sakarya'da çadırda mevsimlik işçi olarak çalışan hamile Suriyeli bir kadın 2 Türk'ün tecavüzüne uğramıştı. Bu durumda Suriyelilerin ayaklanıp Türklerin canına malına kast etmesi mübah mıdır? Birisi bir suç işlemiştir. Bu suçun failini kendi özelinde ve şahsında cezalandırırsın. Ancak fail ile aynı ırktan olan diğer tüm insanlara karşı birçok suç işlemenin savunulur, lanetlenemeyecek hiçbir yanı yoktur. Aynı durum, Suriye'de, Suriyelilerin Türk araçlarına zarar vermesi durumu için de geçerli. O yüzden iki yüzlülük yapıp her iki olayı ayrı ayrı değerlendirip birini lanetlemeden diğerini lanetlemenin samimi bir yanı da yoktur. Diğer bir nokta ise, Türkiye'ye Suriyeliler keyifleri yüzünden gelmedi, keyifleri yüzünden de kalmıyorlar. Birileri Suriye'deki savaşa sebep oldu, savaşı körükledi ve ceremesini Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları çekiyor. Fakat failleri farklı, eleştirilecek birileri varsa o da onlar. Hatayı farklı yerde aramamak lazım. Hulâsa, olayları değerlendirirken azıcık dürüst ve samimi olmak lazım
Gönderi kullanım dışı