M.

M.
@Kingslayer_
Kelimeler Rüzgârdır
Jon, arkadaşının sözünü kesti. “Bana Düşmanımızla ilgili işe yarar bir şeyler anlat.” “Ötekiler.” Sam dudaklarını yaladı. “Vakayinamelerde onlardan bahsediliyor ama düşündüğüm kadar fazla değil. Bulduğum ve göz attığım vakayinamelerden bahsediyorum. Bulamadıklarım var, biliyorum. Eski kitaplardan bazıları parçalanıyor. Çevirmeye çalıştığım sayfalar ufalanıyor. Ve en eski kitaplar... ya ufalanıp yok olmuşlar ya da henüz bakmadığım bir yere saklanmışlar... belki de o kitaplar yok ve asla olmadılar. Elimizdeki en eski tarihler, Andallar’ın Batıdiyar’a gelişinden sonra yazılmış. İlk İnsanlar, sadece kayalara kazınmış hiyeroglifler bırakmış. Dolayısıyla; Kahramanlar Çağı, Alacakaranlık Çağı ve Uzun Gece hakkında bildiğimizi düşündüğümüz her şey, bazı rahiplerin o vakitlerden binlerce yıl sonra tuttuğu kayıtlardan geliyor. Hisar’da bütün bunları sorgulayan aliüstatlar var. Bu eski tarih kitapları, yüzlerce yıl hüküm sürmüş krallarla ve henüz şövalyeler bile yokken binlerce yıl at sürmüş şövalyelerle dolu. Hikâyeleri biliyorsun; Mimar Brandon, Symon Yıldızgöz, Gece Kralı... senin, Gece Nöbetçileri’nin dokuz yüz doksan sekizinci Lord Kumandan’ı olduğunu söylüyoruz ama bulduğum en eski liste altı yüz yetmiş dört kumandan gösteriyor. Listenin hangi vakitte yazıldığına bakarsak...” Jon, “Uzun zaman önce yazılmış,” diyerek Sam’in sözünü kesti. “Ya Ötekiler?” “Ejderhacamından bahsedildiğini gördüm. Kahramanlar Çağı’nda, ormanın çocukları Gece Nöbetçileri’ne her yıl obsidiyen hançerler verirmiş. Ötekiler hava soğuduğunda geliyor, hikâyelerin çoğu bu hususta hemfikir. Yahut, Ötekiler geldiğinde hava soğuyor. Bazen kar fırtınaları sırasında ortaya çıkıyorlar ve gökyüzü açıldığında eriyerek yok oluyorlar. Işıktan ve güneşten saklanıyorlar ve geceleri görünüyorlar yahut onlar
Reklam
“Örümcek senin için nasıl bu kadar kıymetli bir dost oldu?” “Gençliğimizde birlikteydik, Pentos’ta iki yeşil delikanlıydık.” “Varys, Myr’den geldi.” “Öyle. Ona, gelişinden kısa bir zaman sonra, köle tacirlerinden bir adım önce rastladım. Gündüzleri kanalizasyonlarda uyuyordu, geceleri bir kedi gibi çatılarda geziyordu. Ben de hemen hemen onun kadar yoksuldum, lekeli ipekler içinde bir eşkıyaydım, kılıcımla yaşıyordum. Havuzumdaki heykeli görmüşsündür belki? O heykeli, ben on altı yaşındayken Pytho Malanon yaptı. Hoş bir şey, lâkin onu görünce ağlıyorum artık.” “Yıllar hepimizi harabeye çeviriyor. Hâlâ burnum için yas tutuyorum. Fakat Varys...” “Myr’de hırsızların prensiydi, rakip bir hırsız onu gammazlayana dek. Pentos’ta aksam yüzünden mimlendi. Bir hadım olduğu anlaşıldığında hor görüldü ve dövüldü. Onu korumam için neden beni seçti hiç bilmiyorum ama onunla bir anlaşmaya vardık. Varys, daha ehemmiyetsiz hırsızları gözleyip onların çaldıklarına el koydu. Ben, önemsiz hırsızların kurbanlarına yardım önerdim. Çalınan değerli eşyalarını belli bir ücret karşılığında kurtaracağıma dair söz verdim. Çok geçmeden, hırsızlıktan muzdarip olan her adam bana gelmesi gerektiğini öğrendi. O arada, şehrin haydutları ve yankesicileri Varys’i arıyordu... yarısı onun boğazını kesmek için, diğer yarısı da çaldıkları şeyleri ona satmak için, ikimiz de zengin olduk Varys farelerini eğitirken daha da zenginleştik.” “Varys, Kral Toprakları’nda küçük kuşlar beslerdi.” “O vakitler onlara fareler diyorduk. Yaşlı hırsızlar, gecenin ganimetini şaraba dönüştürmekten öte düşüncesi olmayan aptallardı. Varys öksüz oğlanları ve genç kızları tercih etti. En ufak tefek olanları seçti, hızlı ve sessiz olanları. Onlara, duvarlara tırmanmayı ve bacalardan aşağı kaymayı öğretti. Onlara okumayı da
“Brandon kılıcını severdi. Kılıcını bilemeyi severdi. ‘Kılıcımın, bir kadının bacaklarının arasını tıraş edecek kadar keskin olmasını isterim,’ derdi eskiden. Kılıcını kullanmayı nasıl da severdi. Bir keresinde bana, ‘Kanlı bir kılıç güzel bir şeydir,’ demişti.” “Onu tanıyordunuz,” dedi Theon. Fener ışığı, kadının gözlerinin alev almış gibi görünmesine sebep oluyordu. “Brandon, kocamın babası yaşlı Lord Dustin tarafından Höyükler’de himaye edildi ama zamanının çoğunu Dereler ’de at sürerek geçirdi. At sürmeyi severdi. Kız kardeşi de ona benzerdi. O ikisi, bir çift sentordu. Ve Lord babam, Kışyarı vârisine ev sahipliği yapmaktan çok hoşnuttu. Babamın Ryswell Hanedanı için büyük ihtirasları vardı. Bekâretimi, yolu bize düşen herhangi bir Stark’a sunabilirdi ama buna gerek yoktu. Brandon, istediğini almak konusunda asla utangaç değildi. Şimdi yaşlıyım, kuru bir şeyim, uzun zamandır dulum, ama Brandon’ın bana sahip olduğu geceyi ve onun erkekliğine bulaşan bekâret kanımın görüntüsünü hâlâ hatırlıyorum. O görüntüyü Brandon da sevmişti sanırım. Kanlı bir kılıç güzel bir şeydir, evet. Canım acımıştı ama tatlı bir acıydı. Bununla birlikte, Brandon’ın Catelyn Tully’yle evleneceğini öğrendiğim gün... çektiğim acının tatlı bir tarafı yoktu. Sana yemin ederim ki, Brandon, Catelyn’i asla istemedi, birlikte geçirdiğimiz son gecede bunu bana söyledi... ama Rickard Stark’ın da büyük ihtirasları vardı. Vârisini kendi tebaasından birinin kızıyla evlendirerek gerçekleştiremeyeceği güneyli ihtiraslar. Daha sonra, babam beni Brandon’ın kardeşi Eddard’la evlendirme umudu besledi ama Catelyn Tully onu da aldı. Ben, genç Lord Dustin’le kaldım, Ned Stark onu benden alana kadar.” “Robert’ın Ayaklanması...” “Robert ayaklandığında ve Ned Stark sancaklarını çağırdığında, Lord Dustin ve ben
Kral, şövalyenin sözünü kesmişti. “Ağabeyim olsa ne yapardı hepimiz biliyoruz. Robert tek başına, dörtnala Kışyarı’nın kapılarına koşardı, kapıları savaş baltasıyla parçalardı ve sol eliyle Roose Bolton’ı, sağ eliyle de Piç’i öldürmek için kalenin içine girerdi.” Stannis ayağa kalkmıştı. “Ben Robert değilim. Lâkin yürüyüşe geçeceğiz ve Kışyarı’nı kurtaracağız... ya da bunun için uğraşırken can vereceğiz.” Lordlar bazı şüpheler besliyor olsalar bile, sıradan adamlar krala inanıyordu. Stannis, Sur’da Mance Rayder’ın yabanıllarını ezmiş ve Derinorman’ı Asha’nın demiradamlarından temizlemişti. O Robert’ın kardeşiydi, Güzel Ada açıklarında gerçekleşen meşhur deniz savaşının muzafferiydi, Robert’ın Ayaklanması boyunca Fırtına Burnu’nu tutan adamdı ve bir kahramanın kılıcını taşıyordu; ışıltısı geceyi aydınlatan büyülü kılıç Işık Getiren.
Düğün alayı Merhamet Tapınağı’na doğru dönerken, “Söyleyin bana,” dedi Dany, “annem ve babam kendi kalplerini dinlemekte özgür olsalardı, kimlerle evlenirlerdi?” “Bu çok uzun zaman önceydi. Majesteleri o insanları tanımaz.” “Ama siz tanıyorsunuz. Anlatın.” Yaşlı şövalye başını eğdi. “Anneniz, vazifesine önem veren bir kraliçeydi.” Sör Barristan, altın zırhının ve omuzlarından dökülen beyaz pelerininin içinde yakışıklıydı ama sesi, acı çeken bir adamın sesi gibiydi; her kelime, adamın boğazından geçen bir taştı sanki. “Ama genç bir kızken... fırtına topraklarından gelen genç bir şövalyeye vurulmuştu. O şövalye, bir turnuvada onun uğurunu takmış ve onu aşk ve güzellik kraliçesi ilan etmişti. Kısa süren bir şeydi.” “O şövalyeye ne oldu?” “Leydi annenizin babanızla evlendiği gün, o şövalye mızrağını bir kenara bıraktı. Sonra dindar bir adama dönüştü ve Kraliçe Rhaella’nın yerini yalnızca Bakire’nin doldurabileceğini söylerken duyuldu. Tutkusu elbette imkânsızdı. Arazi sahibi bir şövalye, kraliyet kanı taşıyan bir prensesle evlenmeye uygun değildir.” Ve Daario Naharis yalnızca bir paralı asker, arazi sahibi bir şövalye nin altın mahmuzunu bağlamaya bile uygun değil. “Ya babam? Kraliçesinden daha çok sevdiği bir kadın var mıydı?” Sör Barristan eyerinde kıpırdandı. “Sevdiği... değil. İstediği, daha doğru bir kelime olabilir... ama bu sadece bir mutfak dedikodusuydu, çamaşırcı kadınların ve seyis yamaklarının fısıltılarıydı...” “Bilmek istiyorum. Babamı hiç tanımadım. Onunla ilgili her şeyi bilmek istiyorum. İyi şeyleri ve... diğer şeyleri.” “Nasıl emrederseniz.” Beyaz şövalye kelimeleri dikkatle seçti. “Prens Aerys... gençken, Casterly Kayası’ndan bir leydiye tutulmuştu, Tywin Lannister’ın kuzenine. Leydi ile Tywin evlendiğinde, babanız düğün ziyafetinde çok
Reklam