M.

M.
@Kingslayer_
Kelimeler Rüzgârdır
Jon, yüzünü ulu kurdun beyaz tüyleri arasına gömüp tekrar dalıyordu uykuya. “Sen rüyanda Boynuz Tepe’yi görüyor musun hiç?” diye sordu Sam’e. “Hayır,” dedi Samwell Tarly. Dişlerini sıkmış, dudakları gerginlikten bir çizgi halini almıştı. “Oradan nefret ediyorum.” Çocuk, Hayalet’in kulaklarının arkasını okşadı ve Jon sessizliğe müdahale etmedi. Uzun bir zaman sonra Samwell Tarly konuşmaya başladı. Jon sessizce dinledi ve korkaklığını itiraf eden bu şişman çocuğun kendini nasıl Sur’da bulduğunu öğrendi. Tarlyler, Güney Muhafızı ve Yüksek Bahçe Lordu Mace Tyrell’in sancakbeyi olan, eski ve soylu bir aileydi. Lord Randyll Tarly’nin büyük oğlu olan Samwell, zengin toprakların, sağlam bir kalenin ve hikâyelere konu olmuş, Valyria çeliğinden dövülmüş, beş yüz yıldır babadan oğula geçen ve iki elle kullanılan Yürekfelaketi isimli büyükkılıcın vârisiydi. Samwell doğduğunda lord babasının hissettiği tarif edilmez gurur, çocuk büyüyüp şişmanladıkça, yumuşadıkça ve tuhaflaştıkça kaybolmuştu. Sam müzik dinlemeyi, şarkı yazmayı, yumuşak kadifeler giymeyi, kalenin mutfağında aşçılarla oynamayı, limonlu keklerin kokusunu ve böğürtlen tartlarını seviyordu. Onun tutkuyla bağlı olduğu şeyler kitaplar, kediler ve bütün sakarlığına rağmen danstı. Kan görmeye dayanamıyordu. Bir tavuğun kesilmesini bile izleyemiyordu. Boynuz Tepe’ye en az bir düzine silah ustası getirilmiş ve Sam’e, tam babasının istediği gibi bir şövalye olmayı öğretmeye çalışmışlardı. Çocuğa küfürler etmişler, falakaya yatırmışlar, tokatlamışlardı. Aç bırakmışlardı. Bir adam, bir asker gibi hissetsin diye zırhıyla uyumaya zorlamıştı. Bir diğeri annesinin kıyafetlerini giydirmiş, utanç duymasını sağlamak için o kıyafetler içinde dış surlar boyunca yürütmüştü. Bütün bunlar Sam’in daha fazla şişmanlamasına ve daha korkak
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Hikâyelere ve şarkılara konu olmuş üç ulu canavara kadarki kafatasları, küçükten büyüğe doğru dizilmişti. Üç ulu canavara tanrıların isimlerini vermişti ozanlar. Balerion, Meraxes ve Vhaghar. Aegon Targaryen ve kız kardeşi Kral Toprakları’na salmıştı bu üç canavarı. Tyrion, kafataslarının açık ağızları arasında soluksuz ve huşu içinde öylece durmuştu. Vhaghar’ın boğazından içeri bir atla girebilirdi insan ama asla geri çıkamazdı. Meraxes daha da büyüktü. Ve en irileri, Kara Dehşet Balerion, bir dev boğayı, hatta Ibben Limanı’nın arkasındaki soğuk arazilerde dolandıkları söylenen, dev boğalardan daha iri, kıllı mamutlardan birini tek lokmada yutabilirdi. Tyrion o soğuk ve nemli mahzende, meşalesinin alevi tükenene dek, Balerion’un göz çukurları boşalmış kafatasını seyrederek uzun zaman kaldı. Karşısındaki kafatasının gerçek halini kafasında canlandırmaya çalıştı. Bu büyüklükteki bir ejderhanın dev kanatlarını açarak, ağzından alevler çıkararak gökyüzünde dolandığını hayal etti. Tyrion’ın ceddinden Kaya’nın Kralı Loren, Menzil Kralı Mern’le güçlerini birleştirip Targaryen istilasına karşı koyduğunda, ejderha ateşinin karşısında durmayı denemişti. Bu en az üç yüz yıl önceydi. O zamanlar Yedi Krallık, büyük diyarın bölünmüş eyaletleri değil, gerçek ve bütün bir krallıktı. İki kralın dalgalanan altı yüz sancağı, beş bin atlı şövalyesi, elli binden fazla hürsüvarisi ve silahlı adamı vardı. Ejderha Aegon, bu sayının beşte biri kadar adama sahipti ve vakanüvislerin söylediklerine göre, çoğu Aegon’ın devirdiği eski kralın askerleriydi ve sadakatleri şüpheliydi. Ordular, Menzil’in hasat vakti gelmiş altın buğday tarlalarıyla dolu geniş düzlüklerinde karşı karşıya gelmişti. Güç birliği yapmış iki kral ordularına hareket emri verdiklerinde Targaryen ordusu titremiş ve kaçmaya
Ziyaretçiler altın, gümüş ve parlatılmış çelikten bir nehir gibi kale kapılarından içeri aktı. Sancaktarlar, şövalyeler, yeminli kılıççılar ve hürsüvarilerden oluşan üç yüz kişilik nehrin üzerinde, taç giymiş geyiğiyle Baratheon sancağı, kuzey rüzgârıyla dalgalanıyordu. Ned atlıların çoğunu tanıyordu. İşte dövülmüş altın kadar sarı saçlarıyla Sör Jaime Lannister ve korkunç şekilde yanmış yüzüyle Sandor Clegane geliyordu. Yanlarındaki uzun çocuk veliaht prensti ve arkalarındaki cüce adam da İblis Tyrion Lannister’dı. Fakat kafilenin önünde at süren, kraliyet muhafızlarına mensup kar beyazı pelerinler giymiş iki şövalyenin eşlik ettiği şişman adam Ned’e yabancı göründü. Ta ki, savaş atının sırtından aşağı atlayıp tanıdık bir narayla kemiklerini kırmak istermişçesine Ned’e sarılana dek. “Ned! O ifadesiz yüzünü tekrar görmek ne güzel.” Kral, Ned’i baştan aşağı süzüp bir kahkaha attı. “Hiç değişmemişsin.” Keşke Ned de aynı şeyleri söyleyebilseydi. Atlarını tahtı ele geçirmek için yan yana sürdükleri vakitten bu yana on beş yıl geçmişti. Fırtına Burnu Lordu, o zamanlar tertemiz tıraşlı, keskin bakışlı, genç bir kızın hayalindeki kadar kaslı bir adamdı. Zırhını kuşanıp hanedanına ait boynuzlu miğferini kafasına geçirdiği zaman iki metrelik bir deve dönüşür, diğer erkeklere tepeden bakardı. Bir devin gücüne sahipti zaten. Ned’in asla kaldıramayacağı ağırlıktaki demirden yapılmış dikenli savaş baltasını kendisine silah olarak seçmişti. O günlerde deri ve kan kokusu bir parfüm gibi üzerine sinmişti. Şimdi üzerine sinen parfüm, parfümdü işte ve eni neredeyse boyu kadar olmuştu. Ned kralı en son dokuz yıl önce. Balon Greyjoy isyanı sırasında, kendisini Demir Adaları’nın kralı ilan eden serserinin haddini bildirmek için geyik ve ulu kurt güçlerini birleştirdiklerinde görmüştü.
‘Yine de... bu dünyada sadece kış kesindir. Bunu babama Ned Stark söylemişti, tam olarak bu salonda.” “Ned Stark buraya mı geldi?” “Robert’ın Ayaklanması’nın şafağında. Deli Kral, Stark’ın kafası için Kartal Yuvası’na adamlar gönderdi ama Jon Arryn adamlara karşı koydu ve onları geri yolladı. Fakat Martı Kasabası tahta sadık kaldı. Stark, eve dönüp sancaklarını çağırabilmek için dağları geçip Parmaklar’a gelmek ve onu Isırık’ın karşısına geçirecek bir balıkçı bulmak zorunda kaldı. Yolda fırtınaya yakalandılar. Balıkçı boğuldu ama adamın kızı, tekne sulara gömülmeden önce Stark’ı Kızkardeşler’e getirdi. Stark’ın o kızı bir torba gümüşle ve karnında bir piçle bıraktığı söylenir. Kız, çocuğa, Arryn’ın anısına Jon Kar adını vermiş. “Belki de öyle olmuştur. Lord Eddard, Kızkardeşler’e geldiğinde, babam benim şu an oturduğum yerde oturuyordu. Üstadımız, Stark’ın kafasını Aerys’e göndermemiz için ısrar etti, böylece sadakatimizi kanıtlamış olacaktık. Bu, büyük bir ödül anlamına geliyordu. Deli Kral onu memnun edenlere karşı ziyadesiyle cömertti. Fakat o sırada, Jon Arryn’ın Martı Kasabası’nı aldığını öğrendik. Robert, duvarı geçen ilk adamdı ve Marq Grafton’ı çıplak elleriyle katletmişti. ‘Şu Baratheon korkusuz bir adam,’ dedim. ‘Bir kralın dövüşmesi gerektiği gibi dövüşüyor.’ Üstadımız bana güldü ve Prens Rhaegar’ın bu ayaklanmayı bastıracağının kesin olduğunu söyledi. İşte Stark o zaman, ‘Bu dünyada sadece kış kesindir,’ dedi. ‘Başlarımızı kaybedebiliriz, bu doğru... ama ya başarılı olursak?’ Babam onu kendi yoluna gönderdi, Stark’ın başı hâlâ omuzlarının üstündeydi. ‘Eğer kaybederseniz,’ dedi babam, Lord Eddard’a, ‘buraya asla gelmediniz.’ ” “Tıpkı benim gibi,” dedi Davos Seaworth.