Hastanenin koridorlarındaki insanların yüzlerine
baka baka, bir ölüm hastasına geldigini unutuyordu.
Ölüm, burada fabrika eşyasına dönmüştü; tadı kalmamıştı;
burası, ıstırabın magazalaşan binasıydı. Burada
ölenlere ağlamak, bir alışverişe, bir magazanın paket yapıp
verdiği kumaşa aglamak kadar tuhaf olacaktı. Sokak
kapıları gibi numaralı hastalarla, makbuzlu ölülerle bu
bina feciydi: Aşkın umumhanelerde kaybolan güzelliğini,
ölüm, hastanelerde kaybediyordu. Açık bir koguşta
yanyana yatan hastaları gördü; ıstıraplarını anlatacak
adam aramamak şartıyla yatan yüzlerce mustarip -halbuki
on hasta vardı- bir kapının dar çerçevesine sığıyordu.
Bu hastanede yatmadığı için anasını ölüm hastalarının
en mesutu buldu. Hastane hademelerinin ölüme memur
suratıyla bakan çehrelerinden aldıgı lakayıtlıkla Kadri'nin
odasına sakin yüzle girecegini sanıyordu; kapı açılınca
birdenbire girmedi; eşikte mıhlandı.
Bir muddetten beri Zehra da eskimişti; bedava kadın
olmaktan başka kıymeti kalmamıştı; istediği kadını
seçecek parası olmadığı için Zehra'ya tahammül etmek ...
Aşk buna mı derlerdi? Fakat Zehra, üstünden bir hafta,
on gün geçince bir aşk kadar güzelleşiyordu
Bir ölüm hastası için, ziyarete gelen adam, hastanın hala yaşadıgını anlatan biriydi; hasta, gelen adamla beraber yaşamaya, onun kadar kendini hayatta bulmaya başlardı, bu ziyaret, hastanın çıkamayacagı sokagın hastaya gelmesi, dışarının odaya girmesiydi.