Jean Jacques Rousseau (1712- 1778) şöyle belirtir: “Bizim öğrenciden istediğimiz şey çok bilgi kazanmasından çok, muhakemesini kullanmasını öğrenmesidir.” Rousseau'nun altını çizdiği bu önemli nokta Darü'l-Erkâm'ın muallimi olan Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in yüzyıllar önce vahyin rehberliğinde uyguladığı bir yöntem olduğunu görüyoruz. İnen Kur’an ayetlerinin muhataplarını israr ve tekrarla düşünmeye davet etmesi, tefekkür ameliyesinin her an canlı tutulmasını istemesi, işte bu muhakeme yeteneğinin kazandınlması amacını taşımaktaydı.
"Vallahi! Ben şimdi kazandım”
Bu cümle Cebbar'ı derinden sarsar ve düşünmeye başlar; “Nasıl bir insan bu sözü söyleyebilir. Öldüren ben, ölen o iken; nasıl o kazanır? Eğer kazanan o ise o halde kaybeden benim. Öldüren ben olmama rağmen nasıl kaybeden ben olabilirim ki?” Cebbar bin Sülma o güne kadar kavramları hep cahiliyenin yüklediği anlamlar ile kullanmıştı
Mekke toplumu Allah’ı inkâr eden bir topluluk değil, Allah'a ait özellikle hükmetme alanına dair bazı hususiyetleri başkaları ile paylaşmaya kalkışmalarıydı.
İlk nazil olan 30 sürede 83 Allah lafz-1 celali 20 kez geçerken, Rab ismi 80 kez geçmektedir. Bu yüce ismin öne alınışı ve Kur'an'ın tamamı içerisinde oldukça fazla bir miktarda yer verilmesinin birçok hikmeti ve muhataplara verilmek istenen önemli mesajları olduğu muhakkaktır. O halde tam bu noktada şunu soralım: Neden başka bir isim ya da sifat değil de özellikle Rab ismi kullanılmıştır? Böyle bir kullanımda nasıl bir mesaj vardır? Bu sorulara; “sadece tevhid bilincini iyice yerleştirmek için” diye cevap verebiliriz. Aslında Rab ismi tevhidin 4 önemli alanını, bu mesajlara muhatap olan zihinlerde inşa ediyordu. Neydi bu 4 önemli alan?