Hayattan, kendiliğinden sunduğu şeylerden ötesini beklemeyip içgüdüsel olarak güneş varken güneş, güneş yokken de her nerede olursa olsun, sıcaklık arayan kedileri örnek alana ne mutlu. Ne mutlu hayal gücü uğruna kişiliğinden vazgeçip başka hayatları seyretmekten keyif alana, duyguların kendisini değil, dış dünyada oynanan halini yaşayana. Ve nihayet ne mutlu her şeyden vazgeçene; her şeyden vazgeçtiğine göre hiçbir şeyi elinden alınamayacak, eksiltilemeyecek olana.
Hayatta mesafe kat ettikçe, aslında birbirini tutmayan iki gerçeğe daha çok ikna oluruz. Bunlardan birincisi, hayatın gerçekliğinin karşısında, sanatın ve edebiyatın tüm kurgularının çok soluk kaldığıdır. İnsana gerçek hayattakine göre çok daha soylu zevkler yaşattıkları doğrudur; öyle ya da böyle, hayatta bilmediğimiz duyguları bize yaşatan, hayatta bir araya gelemeyecek biçimleri yan yana getiren düşlere benzerler. Sanat ve edebiyat sonuçta birer düştür, günün birinde uyandığımız, önümüzde ikinci bir hayatın yolunu açabilecek anılar ya da pişmanlıklar bırakmayan düşler.
En fazla ıstırap veren duygular, en can yakan heyecanlar, aynı zamanda en saçma olanlardır: imkânsız şeylere karşı, sırf imkânsızlığın yarattığı istek, hiç var olmamış olana duyulan özlem, geçmişte olabilecek olana duyulan arzu, farklı olmamanın acısı, dünyanın var olduğunu görmenin verdiği tatminsizlik duygusu. Bilincin bu yarım tonları içimizde acı verici bir manzara, varlığımızın sonsuza dek süren gurubunu çizer. O an kendimize karşı, giderek karanlığa gömülen ıssız kırların uyandırdığı duygulara kapılırız; uzak kıyılar arasında kapkara sularıyla, olanca berraklığıyla akan, gemilerin geçmediği bir nehrin kıyısındaki kamışların hüznüdür bu.