İnsanın kendi içindeki kuraklıktan kurtulmasını, ruhsal bir arınmayı ve yağmurun toprağa düştüğü anın kokusu (petrikor) gibi tazeleyici bir hissi sorgulayan bu eserde, İsimlerin ve büyük olayların ön planda olmadığı, tamamen yoğun ve derin duyguların, suskunlukların ve özlemin ön planda olduğu, bununla birlikte aşkın derinlerde yaşandığında nasıl güçlü olabileceğini ve insanın kendi içsel dünyasında nasıl bir huzur veya fırtına aradığını anlatan sıra dışı bir aşk hikayesi anlatılmaktadır.
Hikâyede karakterlerin isimleri yoktur; sadece "adam" ve "kadın" olarak geçerler. Yarım kalan, mesafeli ama kopamayan bir ilişkiyi konu alan bu hikâyede kadın duygularını ifade etmekten kaçınan, adam ise daha bağlı ve takıntılı bir tutum sergiler.
Yazar, kadının ve adamın bu vaziyetlerini adları "Lapis" ve "Oasis" olarak bilinen, birbirinden uzaklaşan ama kopamayan iki gezegen durumuna benzetmektedir.
Duygu yoğunluğuna kapılmayı seven kapalı kutu kalplere önerilen harika bir eser. Derinliğinde kaybolduğum bu romanın sonunda cevabını alamadığım şu soruyu sordum kendime: Kadın neden hep uzak durdu? Bana göre, kadın çok bilinmeyenli bir denklemdi. Bakalım sizler bu denklemi çözebilecek misiniz?
#alıntılar
"Gözünden akan da gökten düşen de aynı suydu. İkisi de insana ait bir rahatlama, bir serbest kalma, bir teslimiyet biçimiydi."
"Kalp, küçücük bir kas yığın, bir et parçası gibi görünür; yalnızca kan pompalayan sırada bir mekanizma sanılır. Ama bütün hayatlar, bütün kederler, bütün hikayeler bu küçücük organın çevresinde döner. Kalp, küçük olmasına rağmen büyük etkiler doğurur; insan yaşamının özünü oluşturur... Belki de kalp, insandan daha büyüktür."
"İnsan ve dünya... Aslında birbirine ne kadar da benziyorlar, değil mi? İnsanın yüzündeki kıvrımlar sanki yeryüzünün dağları ve