"İşin kötü tarafı ne, biliyor musun? En az yarım saatlik yolumuz var ve bu yağmurda taksi bulmamız imkânsıza yakın."
Gözlerimi ondan alıp yağmur damlalarının indiği gökyüzüne çevirdiğim sırada beni yağmurdan koruyacak ceketi tepemde be-lirdi. Yeniden ona baktığımda ceketini ikimizin başının üstüne açtığını ve yarısı ıslanmış beyaz tişörtüyle dibimde olduğunu gördüm.
"Bunu yapmana gerek yoktu."
"Var."
"Şimdi benimle, evimde kahve içecek misin, Ekin?"
Hayatımda sadece iki kere gördüğüm, kim olduğunu bilmediğim ve adını henüz yeni öğrendiğim bir adamın evinde kahve iç mek mi?
Tam benlik bir aptallık gibi görünüyordu.
"Mikail, şimdi yağmuru kesmen gereken yerdeyiz."
"Şaka yapmıştım."
"Kız arkadaşım yok, yavşak ya da şerefsizin teki değilim."
"Otobüsten inme nedenimin bu olduğunu mu sandın? Midem bulandı, hemen inmezsem kusacaktım. Böyle saçma bir rahatsızlığım var, midem çok hassastır."
Kaşları yalanım karşısında şaşkınlıkla havalanırken alt dudağını ısırdı. Ya çok profesyonel bir yalancı olduğumu düşünerek hayranlıkla bakıyordu ya da açıklaması için kendini kötü hissetmişti.
İlki olsa fena olmazdı.
"Anlamı ne?"
"Ağabeyim altı yaşındayken vefat etti, onu hatırlamak için."
"Şey... Altı sayısından nefret ederim."
"Çok garip. Neden nefret ediyorsun?"
"Altı saniye çok kısa değil mi, Ekin?"
"Kısa. Altı saniye bir yere yetişmek için kısa ama bazı şeyler için çok uzun olabilir."
"Bir insan için en fazla kaç saniye üzülebilirsin?"
"Özür dilerim. Ben sadece cevabını merak etmiştim."
"Altı saniyeden fazla."
"Borcunu ödemeden duramayanlardansın, değil mi?" diye sorarak elimi uzattım. "Ekin."
"Borçlarıma hiç sadık değilimdir, Ekin," diye yanıtlayarak elini uzatıp elimi nazikçe kavradı. "Poyraz."
"Yağmur yağmasa da aynı otobüste denk geliyormuşuz."
Gülerek cebinden bir araba anahtarı çıkardı. "Aslında arkadaşlarla içmeye gidiyordum ama seni durakta beklerken görünce arabayı olduğum yere bıraktım. Adını bilmediğim için sana seslenemedim de."