Okuduğum en iyi romanlardan biri Sekizinci Hayat. Muhteşem, çok etkileyici, bitirdiğinizde hem büyülenmişsiniz gibi hissettiren hem de koca bir boşluğa düşürerek sizi aslında koca kitap boyunca nasıl masal gibi bir hikâyenin içine hapsettiğini fark ettiğiniz metinlerden biri.
Gürcü bir ailenin yedi kuşak hikâyesini işliyor genç yazar Nino Haratischwili. Yedi bölüme ayırıp her birini ailenin bir ferdinin hikâyesine adadığı bu aile destanıyla beraber de okuru yirminci yüzyıl Gürcistan ve SSCB tarihine alıp götürüyor. Ailenin yedinci kuşak ferdi olan anlatıcı, büyük büyük büyükbabasının hikâyesiyle başlıyor anlatmaya; buna paralel olarak da yirminci yüzyıl başlarında Tiflis’e gidiyoruz. Yavaş yavaş her kuşaktan birinin hayatının anlatımıyla bugüne doğru gelirken Birinci Dünya Savaşı’nın sonu, Bolşevik Devrimi, İkinci Dünya Savaşı, Soğuk Savaş, SSCB dönemi, Çernobil, Afganistan, Berlin Duvarı, Gorbaçov ve Yeltsin dönemleri ve SSCB’nin ayrılışı gibi tarihin dönüm noktalarına, kısacası koca bir yüzyıl Gürcistan ve SSCB tarihine tanıklık ediyoruz.
Bir aile ağacı yavaş yavaş gözümüzün önünde şekillenirken, aslında sıradan insanların hayatlarının kaçınılmaz olarak politikayla ne kadar iç içe olduğunu, küçücük tesadüflere ya da pamuk ipliğine bağlı gibi görünen siyasi karar ve olayların insanların, ailelerin kaderini ne kadar trajik biçimde şekillendirebileceğini, evinin kapısını kapatıp oturma ya da kendi halinde yaşayıp gitme, hayatını ‘kendince’ idame ettirme sanrısının ne büyük bir yanılgı olduğunu görüyoruz.
Muhteşem detaylarla ilmek ilmek işlenmiş bir aile hikâyesi anlatıyor Haratischwili. Uzun bir zamana yayılmış, yedi nesilde pek çok ferdin hikayesini anlatmasına rağmen ne tekrara düşüyor ne de okuru anımsamakta zorlanacağı noktalara boğuyor. Ya da başından sonuna öyle