Bu kitap sadece okunacak bir roman değil; insanın içine işleyecek, zaman zaman içini kaldıracak bir hikâye. Bazı sayfaları okurken öyle sinirlendim ki, kitabı kapatıp durasım geldi. Ama sonra düşündüm: Bu öfke, anlatılanın gerçekliğinden geliyor. Çünkü biz o sessiz acılara, haksızlıklara, değersizleştirilen kadınlara aslında hiç de yabancı değiliz.
Romanda “el” sayılan, sürekli bir yük gibi görülen, varlığı istenmeyen bir genç kadının yaşadıkları üzerinden çok daha büyük bir şeyi anlatıyor Orhan Kemal: Toplumun kadına nasıl baktığını, bir kadının en güvendiği yerlerde bile nasıl yalnız kalabildiğini. Ev denilen yerin bazen nasıl bir cehenneme dönüşebileceğini. İşte bu beni çok etkiledi.
Bazı sahnelerde o kadar öfkelendim ki… Mesela bir kadının, sırf kimsenin malı olmadığı için bir eşyadan bile değersiz sayılması… Ya da ne yaparsa yapsın “yabancı” damgasının silinmemesi. Sanki hiç kendi hayatı olamayacakmış gibi, sürekli birilerinin kararlarına mahkûm edilmesi. Bunlar beni çok yaraladı. Çünkü sadece onun değil, binlerce kadının hikâyesiydi.
Okumayı düşünenlere naçizane bir tavsiyem olur: Bu kitap, hızlı okunup geçilecek bir şey değil. Yavaş yavaş, sindirerek okuyun. Her cümlenin altına bir hayat sığmış. O hayatı anlamak için acele etmeyin. Çünkü kitap bittiğinde bir roman gibi değil, yaşanmış bir hikâye gibi kalıyor insanın içinde.