Kapı önündeki köpek beni görünce ayaklanıp rahatını bozduğumu belli edercesine homurdandı. Uzunca gerindikten sonra eski yerine gömülüp uyumaya devam etti. Karın sert ayazı suratımı bıçak gibi kesiyordu. Paltomun yakasını kaldırıp köye baktım. Ayın ölgün ışığı evlerin kararmış suratlarında titreşiyordu. Bir süre hiç kımıldamadan dinledim. Kahvedekilerin küfürleri ve birbirine çarpan dalların sesleri arasından aradığım sesi buluverdim. Ormandan geliyordu. Karları gıcırtıyla ezerek yürümeye başladım.
Karanlık sokaklara giriyorlar en çok. Eskimiş, gariban, evlerin üst üste yığıldığı, kederli sokaklar. Her sokakta onları bekleyen çocuklar. Sevgisizlikten uyuyamayan, hayatı erken yaşta öğrenmek zorunda kalan, dilenen, sanayilerde kaçak çalışan, ailesiz, düşsüz çocuklar.
Yirmi iki yıllık kocam evliliğimizi sonlandıran cümlelerin ardından gözlerini evde unutarak gitti. Salonun tam ortasında asılı, simsiyah iki kara delikle baş başa kaldım bir anda.
Sabaha kadar uyumadım. Kısık nefesler alarak uyuyan babamı izledim. Yaşlı ağaçlara benziyordu. Gecenin karanlığında sessizce salınan, istese de ölemeyen ağaçlara. Bu kadar kısa sürede nasıl bu hâle gelmişti? Yaşamak için bir sebebi kalmamıştı. Bedenini terk etmeye çalışıyor ama bunu başaramıyordu sanki. Peki kustukları neyin nesiydi? Yediği bir şey mi dokunmuştu yoksa?