Merhaba
Bugün kalemini çok sevdiğim sevgili @şeymademir Gelin Yolu kitabı ile geldim.
Hikâye bizi 1940’lı yılların köy yaşamına götürüyor. Ağa oğlu İsmail, babasının zoruyla evliliğe mecbur bırakıldığında karşısına “küçük karası” Zelal çıkar. Aslında bu evliliği istemez. Ama biliyordur ki o kabul etmezse, Zelal köyün kendinden çok daha yaşlı birine verilecektir. Onun masumiyeti, daha çocuk denecek yaşta oluşu İsmail’de koruma içgüdüsü uyandırır… Ve istemediği bu evliliği kabul eder.
Zelal… Güzeller güzeli ama daha küçücük bir çocuk. Amcası tarafından evlendirilir. “Amca” deyince kızmayın; bu hikâyede kötü niyet yok. O dönemin şartlarında, babasız ve annesiz büyüyen bir kız çocuğu için elinden geleni yapan bir amca var. Bugünün gözünden yorumlamak bazen haksızlık olur. Zelal’in kalbi o kadar temiz, tevekkülü o kadar güzel ki okurken hem içim sızladı hem de hayran kaldım.
Evlendikleri gün İsmail bir karar alır: Zelal büyüyene kadar ona dokunmayacak, ona bildiği her şeyi öğretecek. Ve gerçekten de öyle yapar. Sevgiyle, saygıyla yaklaşır eşine. Onu korur, eğitir, sabreder… Zaman geçer, Zelal büyür. Ama tam her şey rayına oturmuşken İsmail çalışmak için başka bir şehre gitmek zorunda kalır. Üç yıl süren o ayrılık, hasreti daha da büyütür.
İsmail köyüne döndüğünde karşısında artık çocuk olmayan, bambaşka bir güzellikte Zelal vardır. Aralarındaki sevgi daha güçlü, bağları daha kuvvetlidir. Her şey yolunda gibidir… Ta ki kader kendi yolunu çizene kadar.
En mutlu zamanlarında, amansız bir hastalık İsmail’i alıp götürür.
Zelal, kucağında babasını hiç göremeyecek bir oğulla yapayalnız kalır. Ve dönemin şartları onu, kocasının kardeşiyle evlenmeye mecbur bırakır.
İşte asıl hikâye belki de tam burada başlıyor…
Bu kitap; duygu yüklü, düşündüren, sorgulatan bir yolculuktu benim