Kitaba başlar başlamaz, öyle derin bir hayalin içine sürüklendim ki…
İtiraf ediyorum, başlarda Firuze’ye biraz kızmış olabilirim.
“Çocuğu ne hâle getirdin, neredesin Firuze?” diye diye okudum sayfaları.
Ancak ilerleyen bölümlerde iç sesim hiç susmadı:
“Hayır… olamaz… inşallah olmamıştır.”
Bu kitap, iç sesle dolu bir yolculuk gibi.
Orhan ve Firuze’nin arasındaki bağ, kitabın kalbinde atan derin bir duygusallığı yansıtıyor. Firuze’nin yokluğu, Orhan’ın iç dünyasında adeta bir fırtına yaratıyor ve bu kayıp, onun ruhunda derin izler bırakıyor.
Ve tam bu noktada Naci devreye giriyor…
Orhan’ın en yakın arkadaşı.
Burada Orhan’a değil, açıkça söyleyeyim, Naci’ye imrendim.
Keşke herkesin hayatında Naci gibi bir dost olsa.
Hiç yılmıyor, vazgeçmiyor, Orhan’ı bir an bile yalnız bırakmıyor. Bu süreçte, Naci’nin desteği ve Erman Hoca’nın rehberliği, Orhan’a güç veriyor ve onu yeniden ayağa kaldırıyor.
Tüm bu duygusal katmanlar bir araya geldiğinde, Zefuru, okuyucusuna sadece bir hikâye sunmaktan öte, derin bir içsel keşif ve duygusal bir yolculuk vaat ediyor. Firuze’nin son anlarında Orhan’a olan sevgisini ve onu ölümüne hazırlama çabasını görmek, bu hikâyeyi daha da derinleştiriyor. Orhan için hissettiğim üzüntü, her sayfada biraz daha yoğunlaştı.