Gözde Çelik

Gözde Çelik
@Kitaprella
Okuduğum kitaplar sayesinde gittiğim nice ülkeler ve kahramanlar var. Kimisiyle acı, kimisiyle tatlı bir sonla vedalaştık ama hiç ayrılmadık.Şimdi her biri,kitaplığımda duran yüzlerce sayfalık kalıcı misafirim. İnstgrm:Kitaprella
Biraz cıvıltılı kuş sesleri, biraz fısıltılı ağaç yapraklarının sesi, en çok da neşeli çocukların kahkaha sesi. İnsanlığa başka müzik lazım değil.
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Merhaba, yazdığım hikâyeler başka hesap üzerinden baktığımda görülmüyor:( Böyle bir sorun yaşayan oldu mu? Bilgisi olan var mıdır? Hikayeler kısmına girdiğimde kayıt yok diyor. Halbuki yazılmış kitaplar var.
Müzik Kutusu
Yıllar sonra elime aldım seni. Tozlu kesif kokulu o sandığın en dibine saklanmıştın. Sanki kimseler görmesin, kimseler bulmasın istiyordun. Ama tanıdım işte seni. Kayın ağacından yapılmış oymalı gövden zerre değişmemiş, aksine sandık lekesiyle daha da güzelleşmişti. Zarzor çıkan hırıltılı nefesimle üfledim tozlarını üstünden. Kırışmış ellerim titriyordu artık. Elimden düşer korkusuyla, oturdum sedire. Öyle açacaktım seni. Kırılırsan ne yapardım sonra ben!. Kapağındaki sivri uçlu metal kilit parmağımı biraz acıtmıştı. Ve sonunda merdivenleri ağır ağır çıkmama benzer bir edayla açıldın. Altın sarısı parlak saçlarınla, simlerinin döküldüğü narin beyaz gövdenle ve kırık beyaz kabarık tütü eteğinin altına giydiğin, kurdelelerle bağlı pempe bale patiklerinle işte karşımdaydın. Sırtın dönüktü bana. Yan tarafında duran zamanla sertleşmiş pastan turunculaşan kurma anahtarına, ya çevrilmezse! düşüncesiyle; dokundum korka, korka. İlk tıkırtıyı duyduğumda bir “oh” çektim. Sonra bir daha çevirdim, sonra bir daha. Sonuna kadar geldiğinde durdu. Ve o ince akustik müzik işte başlıyordu. Sende yavaş yavaş dönmeye başladın bana doğru. Güzel gözlerin yine ışıl ışıldı. Gülümsüyordun. Yıllar öncesindeki o küçük kız çocuğunu tanımıştın işte. Yine avuçlarının arasında sıkı sıkı tutuyordu seni. Hızla döndükçe, kalbi hızla atan o kız gitmişti artık. Yerini; kalbi yavaş atan bu ihtiyara bırakmıştı. Taklit etmeye çalıştığı minik adımlarıyla değil, artık gözyaşlarıyla eşlik ediyordu daireler çizmene. İzledim gözlerimi kırpmadan. Ne yazık ki yavaşlıyordun sende. Tıpkı akustik müziğin ritmi gibi ağırlaşmıştı dönüşlerin. Sonra bir anda durdun. Yüzün bu defa dönük kaldı bana. Bir daha kurmaya çalışsamda nafileydi artık. Paslanan anahtarın sonunda kırılmıştı. O an yanıldığımı anlamıştım.
Kumaşı ipek kadife olan; çırak elinde elbise değil, ancak heba olur..
Kan Kaybı
Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde güzel mi güzel bir ülke varmış. Bu ülke öyle bereketli öyle güzel topraklara sahipmiş ki; başakları altından, ormanları zümrütten, üzümleri yakuttanmış. Gören bir daha bakar hasetliğinden çatlarmış. Hatta nazarlar kem gözler değmesin diye nefesi kuvvetli beş vakit namazında nineler dualar eder kurşunlar dökermiş. Köylerinden kentlerine her evde kurucularına ait çerçeveli fotoğraf evlerinin en güzel köşesinde asılı durur, hanelerini gururla taçlandırırmış. Şehitleri merhametle saygıyla anılır, gazileri el üstünde tutulurmuş.Köy enstitülerinden, kent üniversitelerine yetişen yeni nesil gençler mezun olur olmaz vatana hizmeti borç bilip çalışmaya başlarmış. Dokuma fabrikaları, şeker fabrikaları ve daha niceleri emin ellerde büyümeye devam etmiş. Çocukları And içmeyi, gençleri ise Hitabe’yi ezbere bilirmiş. Çünkü vatanları kıymetliymiş. Bayrağı devraldıklarında gururdan yüzleri parlarmış hep. Sonra bir gün düşmanlar o ülkeye ne yapıp edip girivermiş. Herkes ilk başta anlamamış. Koruduklarını sanıyor oldukları güzel vatanları meğer yediden yetmişe içten içe kuşatılıyormuş. Savaş desen yokmuş, tüfek desen yokmuş. Bolca hırsızlık, yalancılık, haksızlık, yağmacılık varmış. Kullanmayı bildikleri en tehlikeli tek güçlü silahları cahillikmiş. Öyle güzel nişan alıyor hedefi tuttuyorlarmış ki, halk anca o kurşunu yedikten sonra anlıyormuş, bayraktaki kanı azar, azar kaybettiklerini. Güzel ülke kan kaybede, kaybede sonunda kansızlara kalmış. Lokman hekimlere fermanlar yazmışlar. Gelin kurtarın vatanı diye. Çaresi, reçetesi yok demiş lokman hekimler. Evlerinize astığınız o çerçeveli resimdeki gibi bir vatan kurtarıcı, bu ülkenin başına bir daha gelmez, demişlerr … Bu hikâyede burada bitmiş…