İşte 1963 sonundan 1965 sonuna kadar yaşadıklarım aşağı yukarı bunlardı. Lila olmayınca kendimi anlatmak ne kadar ko lay: zaman dinginleşti, öne çıkan olaylar, bagaj şeridi üzerinde kayan bavullar misali yılların çizgisinde aktı gitti; onları alıyor
sun, sayfanın üzerine koyuyorsun, oluyor bitiyor.
O yıllarda Lila'nın başına gelenleri anlatmak daha karma
şık. O zaman şerit yavaşlıyor, hızlanıyor, ani dönüşler yapıyor, raydan çıkıyor. Bavullar düşüyor, açılıyor, içlerindekiler şuraya buraya saçılıyor. Onun eşyaları benimkilere karışıyor, onları to parlayabilmek için benimle ilgili olan -ve bir engele rastlamadan bana gelmiş olan- anlatıya dönmek, bana şimdi fazlasıyla yapay görünen cümlelerle olayı genişletmek zorundayım. Örneğin, benim yerime Pisa'ya giden Lila olsaydı, yaşananları böyle metanetle karşılayabilir miydi? O Romalı kıza tokat attığım sefer acaba üzerimdeki etkisi ne kadardı? -Uzaktan da olsa- benim yapay uysallığımı silip atmayı nasıl başardı, hangi noktaya kadar gerekli kararlılığı gösterdi, hangi noktaya kadar hakaretleri bile dikte etti bana? Binbir korku ve binbir kuruntu arasında gözü pekçe Franco'nun odasına süzülüşümde onu değil de kimi örnek alıyordum? Ve ona karşı hissettiğimin aşk olmadığını anladığımda, duygusal soğukluğumu gözlemlediğimde hissettiğim mutsuzluk, kökeninde, Lila'nın gösterdiği ve göstermekte olduğu sevme kapasitesiyle karşılaştırmaktan başka neydi ki?