Sıradan bir adamın kendi çabalarıyla değil, olayların kaçınılmaz akışıyla başarıya ulaştığı bir yerde, ben olayların kaçınılmaz akışına da kendimi bıraksam, canımı dişime de taksam başarıya ulaşmam, asla ulaşamam.
Bundan dolayı, başarı uğruna hiçbir zaman aşırı çaba harcamam. Eğer çok isterse, kısmet kendi ayağıyla gelsin bana. Gayet iyi biliyorum ki, başkalarının su içer gibi elde edeceği başarılara, var gücümle uğraşsam da erişemeyeceğim. İşte bu yüzden fazla bir şey beklemeden kadere teslim oldum. Hem zaten, neye yarar ki?
Umut etmek mi? Ne var ki umut besleyeceğim? Günün kendinden başka bir vaadi yok, gayet iyi biliyorum bir akışı, bir de sonu olduğunu. Işık diriltiyor beni, ama ne fayda; bugünü nasıl bulduysam öyle bırakacağım, birkaç saat yaşlanmış, bir duyguyla keyiflenmiş, bir düşünce yüzünden biraz üzülmüş olarak.
Ve aslında tekrarlandıkça bana kendimi yararsız, başarısız hissettirmesi,
nihayetinde kederlendirmesi gereken bütün bu şeyler, pırıl pırıl kanatlar veriyor bana.
Çünkü hangi toplum katından gelirlerse gelsinler, aydın yani düşünen, yani kafasında yeni bir dünya kurmaya çalışan kimse kendi sınıfını kendi belirler.