Eskiden aklınızdan geçmiş belli belirsiz bir düşünceye bir kitapta rastlarsınız, uzaktan gelen bulanık bir hayalin, en ince duygunuzun hepten ortaya serilişi gibi.
Hiçbir şey düşünmezsiniz. Saatler geçer. Görür gibi olduğunuz ülkelerde hiç kımıldamadan dolaşırsınız. Zihniniz, anlatılanlara dolanarak, ayrıntılara dalar ya da serüvenlere takılıp gider, romanın kişilerine karışır. Onların giysileri içinde yüreği atan sizsinizdir sanki.
Arkasından koşup yakalamak, kollarına atılmak, "Ben geldim! Seninim ben!" demek için can atıyordu ama böyle bir girişimin güçlüklerini de daha şimdiden biliyor, çekiniyordu. İstekleri, üzüntüyle arttıkça daha da canlanıyordu.
Ah! Gitmişti işte, yaşantısının tek zevki, mutluluğun tek umudu! Bu mutluluk karşısına çıkmışken, nasıl da yakalayamamıştı? Kaçmak istediği zaman, onu niye iki eliyle, iki diziyle tutmamıştı? Onu yeterince sevmediği için kendine kızıyor, söyleniyor, dudaklarına karşı susuzluk duyuyordu.