Çok mu güzel daldığın rüya?” diye sordu. “Seni benden alıkoyacak kadar mı güzel?” Burnunun direği sızladı ve bir kez daha ona yalvardı. “Uyan, Sedef.” Uyurgezer halini bile özlemişti ama onun kirpiği bile kıpırdamıyordu. “Uyan ki zihnindeki düşlerden çıkıp bana gel. Tüm renkleri yanına alıp götürmen haksızlık. Baktığım her yer siyah, gözlerimin değdiği her şey karanlık. Gözlerim gülüşünü özledi, kulaklarımda cıvıltılı sesin eksik. Boşluktayım, Sedef. Uyan ki beni ittiğin o karanlık uçurumdan çıkmak için yolumu bulayım,” dedi. Aslında ona kızmak istiyordu. Bu kadar uykucu olduğu için ona kızmak istiyordu. Ne çok isterdi söylediklerini duymasını, ne çok isterdi yakarışlarına cevap vermesini...
Geçerdi, aslında yaşadığımız her şey er ya da geç geçerdi. Bedenimize aldığımız yaralar geçerdi. Ruhumuza aldığımız yaralar da bir süre sonra eskisi gibi acıtmadığı için onlar da geçerdi. Kalbimize aldığımız yaralar ise asla geçmeyecek gibi hissettirse de zamanla onların da geçtiğini görürdük. Hangi acı geçmezdi, biliyor musunuz? Aklımıza aldığımız acılar geçmezdi. Beden iyileşir, ruh güçlenir, kalp tecrübe edinir ama akıl hep aynı kalırdı. Hafızamız o kadar güçlü bir düşmandı ki, "Tamam, bu sefer bitti." dediğimiz bir anda her şey yeniden başlardı. Zihin kapıları aralanır ve unuttuğunu sandığı her şeyi en küçük ayrıntısına kadar karşında bulurdun. Aklının sana hatırlattığı her anı bedenine zulüm, ruhuna azap, kalbine ölümdü.
"Bir hafta içinde evleniyoruz," dedim.
"Biliyorum."
"Bir gün evleneceğimi hiç düşünmemiştim."
"Ben de."
"Sence bizden nasıl bir çift olur?"
Güldü. "Kaçık bir karım olacağı için beklentilerimi yüksek tutmuyorum," deyince suratımı asıp ona ters ters baktım. Resmen nankörlük yapıyordu.