Burcu

Edebiyat Fakültesinin hangi dalından mezun olduğum hakkında, bazen en yakın dostlarımın bile yanıldıklarını görüyorum. Bizim zamanımızda Edebiyat Fakültesinin dört dalı, o zamanki tabirle zümresi vardı: Edebiyat, Tarih, Coğrafya, Felsefe. Ben Edebiyat zümresi mezunuyum ki, bugün buna Türkoloji dalı diyorlar. Fakat o zamanki usule göre her zümre talebesi, öteki zümrelerden bir derse haftada iki saat, yahut iki derse birer saat devam etmek mecburiyetinde idi. Ben Türk tarihini seçmiştim. Mezun olurken Türk tarihinden de imtihan verdim.
Reklam
HALK PARTİSİNİ TANIYORUM 1930'da Edebiyat Fakültesini bitirdikten sonra Türkiyat Enstitüsüne asistan olmuştum. Halk Partisini bu sırada tanıdım. Şöyle ki: 1932 Temmuzunda Ankara'da toplanan Birinci Tarih Kongresi aklın ve ilmin asla kabul edemeyeceği bir hava içinde bocalar, Bayan Afetin Köprülü Fuat gibi tanınmış bir profesöre ders vermesi gibi hârikalara şahit olur ve sözüm ona yeni yeni ilim ufukları açıp yeni keşifler yaparken bir Halk Partili, ünlü profesör Zeki Velidi'yi hiç bir şey bilmemekle suçlandırdı ve: "Zeki Velidi Beyin Darülfünundaki kürsüsü önünde talebe olarak bulunmadığıma çok şükrediyorum" dedi. Türk tarihi üzerindeki otoritesi bütün dünyada tanınmış olan Zeki Velidi'yi teçhil eden bu nevzuhur bilgin, doktor Reşit Galip'ti. Kırkından sonra saz çalmağa başlayanların notaya ve usule pek aldırış etmeyecekleri muhakkak olmakla beraber doktor fazla il i gitmiş, beni ve Zeki Velidi'nin diğer talebelerini, hatta talebesi olmayanları öfkelendirmişti . Diğer yedi kişiyle birlikte ona derhal bir telgraf çektim: Biz ise Zeki Velidi'nin talebesi olmakta iftihar ederiz. Bir de Zeki Velidi'ye yolladık: Tebrik ederiz. Reşit Galip'e çekilen telgraf, kongrede bulunanların tabirince bomba gibi patladı. Belliydi ki Halk Partisi küçük sesleri bomba gürültüsü sanacak kadar ödlekti. Kongre ve telgraf temmuz ayında olmuştu. Bizim bomba uğurlu gelmiş olacak ki, 19 eylül 1932'de Reşit Galip Maarif Vekilliğine getirildi. Devrimci olduğunu göstermeliydi. 13 Ağustos 1933 tarihine kadar süren vekilliği sırasındaki en mühim icraatı, hiç şüphesi inkılâbı korumak kaygısı ile, beni asistanlıktan alarak Malatya ortaokuluna Türkçe öğretmeni diye tayin etmesi oldu (13 Mart 1933). Halk Partisi ile tanışmağa başlıyordum. Nazik bir eda ile silindir şapkasını çıkararak elini
Yazdığım kitap hem bir hâtırat, hem bir tarihtir. Kısa bir zaman için Türkiye'yi çalkandıran Irkçılık Turancılık meselesi fikir tarihimiz bakımından olduğu kadar siyasî tarih yönünden de İncelenmeğe değer çaptadır Vaka'nın içinde yaşamış bir insan olarak bu yazdıklarım, gelecek yüzyılın tarihçisi için ana kaynaklardan biri olacaktır. Her tarih, maksada girmeden önceki hazırlayıcı bir bölümle başlar. Ben de öyle yapacağım. Okuyanların daha iyi anlaması, sebepsiz gibi görünen olayların aydınlanması için bir önünçle başlayacağım.
1944-1945'te bu memlekette bir dram oynandı. Resmî adı "Irkçılar Turancılar dâvası" olan bu oyun, ürpertici, acıklı bölümleri yanındaki güldürücü, katılıcı sahneleriyle tam bir asrî dramdı. Müellifi, nice böyle eserlerin yazarı olan İsmet İnönü; rejisörü, müellifin her kelimesine sadık kalmak, hattâ kafasından geçenleri anlamak ve aynen sahneye koymak için hiç bir fedakârlıktan çekinmeyen Halk Partisi idi. Dramın yazılışında müellifin, şüphesiz bir de ilham perisi vardı. Eser sahneye konurken suflörlük dahi eden bu ilham perisi dendiği zaman gözlerde kıvılcımlaşan hayalin güzelliği ile bunun çirkinliği arasındaki yakışıksızlığı bilmiyor değilim. Her şeyi ezelde Tanrı yazdıysa "İsmet İnönü"ye "Moskof dostluğu"nu yakıştırmış... Yok, bir zehaba göre kendi kaderlerini insanlar çizi orsa, onu İsmet İnönü kendi adı ile birleştirmiştir. Hiç biri değil de yalnız tesadüfse, ona da verilecek cevap yok. Tesadüf büyük bir kanundur. Kimini yok yere kahraman, kimini haksızca hain yapan merhametsiz bir kanun... l. Bölüm Yüzünden bin kat çirkin ve berbat mânâsı ile bu ilham perisine ilham zebanisi demek yaraşırdı. Peri dedim. Böyle müellif ve piyese başka türlü peri olamazdı. Oysaki Türk devlet başkanları için şuur ve gönül kaynağı olacak "kişi" ve "düşünce" mi yoktu? Irktan mı arıyorsun? Tonyukuk, Alp Arslan, Cengiz Han, Fatih, Yavuz ve daha niceleri... Dinden mi istiyorsun? Peygamberler... Disiplin mi özlüyorsun? Hunlar, Prusyalılar... Şahane mutlakıyet mi? OsmanlIlar... Demokrasi istiyorsan işte İngiltere, işte Amerika... İmtiyazsız topluluksa İsviçre; ihtirassız başkansa VVashington... Fakat müellif bunların hiç birini anmadı. O seçe seçe Moskof un Stalin'in dostluğunu seçti. Yani ölümü, yani intiharı... Kendisi bir koltuk kaybettim sanıyor. Koltuk değil, bir güler
Her dramın bir baş kahramanı olur. Hepsi de birbirinden üstün olmak üzere bunun üç kahramanı var: Hasan Âli Yücel, Falih Rıfkı Atay, Nevzat Tandoğan... Hiç bir şövalye romanında eşi olmayan üç kahraman, üç silâhşor... Hasan Âli zekâ ve nüktesiyle, Falih Rıfkı kalemi ve polemiği ile Nevzat Tandoğan polis dayağı ve hapsiyle üç korkunç, kahraman ki silahlan atom, hidrojen ve kobalt bombalarından daha yıkıcı... Ortaklaşa bir tarafları da var: Üçünün de kökü Türk değil. Tabiî bunu mühim bir şey olduğu için değil hâtıra kabilinden arz ediyorum. Gel de ırkçı olma!
Reklam