Kübra

Puan vermedi·240 syf.··
2026 58. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 02 Haziran 2026 16:36
"Satıyorum, satıyorum, sattım gitti!" Hadi, şaka şaka... Ama kitabı okurken bana buna benzer pek çok his bıraktı. Japon edebiyatı denince aklımda daima Dazai'nin İnsanlığımı Yitirirken romanı vardır. Ne yalan söyleyeyim, kurgu bana oldukça benzer geldi. Burada o romandaki kadar yoğun bir dram, yok oluş, savruluş ve travmalar yoktu. Belki bunlar yine vardı ama bu kez işin içine mizah da katılmıştı. Karakterimiz bir keresinde hap içerek intihar etmeye kalkışıyor. Sonrasında ise "İntihar kötü bir şey; işin sonunda hastaneye gidiyorsun, üstelik sapasağlam taburcu oluyorsun," diyerek bu yöntemden vazgeçiyor. Ardından kendi canına kıymanın en iyi yolunun bu olmadığını düşünüyor ve farklı bir fikir geliştiriyor: Gazeteye ve kapısına "Satılık Hayat" ilanı vermek. Onun gözünde hayatı zaten kolayca gözden çıkarılabilecek bir şey. Hikâye de tam bu düşüncelerle başlıyor. İlk olarak yaşlı bir adam geliyor. Kendini terk eden güzel bir kadından intikam almak istiyor ve bunun için kahramanımızın o kadını elde etmesini talep ediyor. Kurgu buradan itibaren şekillenmeye başlıyor. İşin tuhaf yanı ise şu: Her ne hikmetse karakterimiz bir türlü ölmüyor. Buna karşılık etrafındaki insanların hayatları bir şekilde sona eriyor. Bu yönüyle kitap bana yine İnsanlığımı Yitirirken'i hatırlattı. En azından bıraktığı his bakımından. Ancak buradaki karakter, Dazai'nin romanındaki kahraman kadar benmerkezci değildi. Yer yer insanları anlamaya çalıştığını, hatta empati kurabildiğini görüyoruz. Kitaptaki yan karakterler ise oldukça etkileyiciydi. Muhtemelen bilinçli olarak seçilmişlerdi. Başkalarının acı çekmesinden memnuniyet duyan kadınlar, sadist bir ruha sahip bir karakter, zengin bir ailenin kızı ve toplumun "üçüncü sınıf" olarak gördüğü bir kadın... Yazarın bu karakterler üzerinden kadınların
Satılık HayatYukio Mişima · Can Yayınları · 2023185 okunma
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Puan vermedi·432 syf.··
2026 47. kitabı
·
14 günde okudu
·
Okunma: 07 Mayıs 2026 15:13
"Ben zalimler çağında yaşayan bir alçağım." Patasana, iki ayrı kurgu üzerinden ilerliyordu: Arkeolog Esra’nın hikâyesi ve Hititler döneminde görevli bir yazıcı olan Patasana’nın anlatısı. Bölümler sürekli biri bugünde, biri geçmişte olacak şekilde ilerliyordu. Kitabı sevmedim diyemem ama en zorlandığım taraf da tam olarak buydu. Esra’nın ortaya çıkan her tablette yaşadığı heyecanı daha derin okumak isterdim. Fakat işin içine Ahmet Ümit’in polisiye dili girince mesele bambaşka bir yere taşınıyor. Yine de iki nehir arasında yaşanan tarihten; Hititler, Asurlular, Frigyalılar ve Urartular’dan bahsedilen kısımlar beni daha çok içine çekti. O dönemlerin atmosferinde daha fazla dolaşmak, orada daha uzun süre kalmak isterdim. Patasana’nın hayatı tabletlerden çıkanlarla sınırlıydı elbette ama yazarın o dünyayı bizim için biraz daha ayrıntılı işlemesini bekledim. Bu yüzden Patasana bölümlerini büyük bir merakla okurken, Esra’nın bölümlerinde aynı heyecanı hissetmedim. Buna rağmen Esra ile Yüzbaşı Eşref’in hikâyesini ayrıca okumak isterdim. Neden bilmiyorum ama yarım kalmış hissi uyandırdılar bende. Onlar için ne iyi ne de kötü bir son vardı; yazar ilişkiyi bilinçli şekilde ucu açık bırakmıştı. Bir aşk yaşandı sanki ama adı hiç konmadı. Biraz günümüz ilişkileri gibi… Patasana’nın Aşmikul’a olan aşkını da dönemin şartlarıyla değerlendirmek gerekiyor sanırım. Çünkü aşkın yanında gurur, iktidar ve intikam duygusu da vardı. Didem Madak’ın bir sözü gelir aklıma: “Neden her aşk bir kadının cenazesini kaldırmak zorunda?” Belki de bu sorunun cevabı yüzyıllardır değişmiyor: Çünkü kadın. Gurur kadına yükleniyor, erkeğe ise çekip gitmek ya da “bir gün intikamımı alacağım” diyerek beklemek düşüyor. Ama sonunda gerçekten kazanan oluyor mu? Kaybeden yalnızca Kral Pisiris miydi, yoksa
PatasanaAhmet Ümit · Yapı Kredi Yayınları · 201929,4bin okunma
8/10
·96 syf.··
2026 42. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 19 Nisan 2026 11:24
"Sonunda öldürürüz annelerimizi çünkü artık yalan söylemek istemeyiz." Bu kitabın başlangıç cümlesi okur okumaz içine çekti. Kabul ediyorum. Margit Schreiner’in Ayrılık Üçlemesi’ni oluşturan eserlerinden ilki olan Sevmek Dedikleri kitabı; “Ölüm”, “Düğün” ve “Bir Doğum” olmak üzere üç ayrı öyküden oluşuyor. İlk öykü olan “Ölüm”de, 83 yaşında olan annesinin hem hastalık sürecini hem de annenin kendisinde bıraktığı izleri, tüm çocukluk anılarını hatırlayarak anlatıyor. Annesi hasta, evet; ama şunu itiraf etmek isterim ki bu aynı zamanda bir restleşme de… Buna tekrardan geri döneceğim. Yani ilk kurguya öncesinde… Hikâyenin anlatıcısı birinci tekil anlatıcı. Böyle olması, kurgudan hem keyif alma nedeni oluyor hem de kurguların inandırıcılığını artırıp içinden çıkamama sebebiniz hâline geliyor. Şunu kabul etmekte de fayda var ayrıca: Hangimiz “sen haklıydın anne” evresine giderken, önce annemizin bizi anlamadığını söylemeyiz ki? Her şeyin nedeni, annemizin bize olur olmaz kurallar sıralayıp durmasıdır. Bu da yetmezmiş gibi, bir kızın kendini tanırken o ilk ergenlikte regl olmasıyla yaşadığı duygusal yıkımlar vardır. Önce regl bir yük gibi gelir, ardından ilk cinsellik deneyimleri… Bunları keşfeden küçük kızımız, ilk genç kızlık yolculuğunda devamlı olarak sevgi ve aşkı sorgular. Özellikle son öykü olan “Bir Doğum”da, sevdiğim bir alıntı diyemem ama bana oldukça haklı gelen bir ifade vardı. Bir kadının sevmek ve aşk için içinde bir dünya yetiştirmesi ve o dünyayı dünyaya getirirken yaşadığı en acı duygu geçişleri, ağrılar ve bekleyiş anları mükemmel anlatılmıştı: “Müthiş bir güç hissediyorum, onca zaman sonra birdenbire nereden geliyor bu güç…” Anne ve kadın olmak… Bizlerin hissettiği şeydir bu, onca çektiğimiz acıya rağmen. Ne demiştim; aşk için söylediği şu satırlar
Sevmek DedikleriMargit Schreiner · Yapı Kredi Yayınları · 2022980 okunma
Puan vermedi·435 syf.··
2026 38. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 13 Nisan 2026 00:13
(Ruth, Martin'e eğer mektup yazmış olsaydı nasıl olurdu diye düşündüm.. Bu sadece öyle bir yazı) :) Ruth'un ulaşamayan ve ulaşamayacak olan düşünceleri olsun bunlar. Ruth Morse… Bir ismin taşıyabileceğinden daha ağır bir yük vardı omuzlarımda. Morselerin kızıydım ben; terbiyeli, ölçülü, eğitilmiş… Edebiyat okumuş, dili bilen, kuralları içselleştirmiş. Bana öğretilen her şeyle “kusursuz” olmaya yakın, ama bir o kadar da eksik. Bilirdim kelimeleri, cümleleri, kuralları… Ama hayatı bilmiyordum. Günlerim birbirinin aynısıydı. Sessiz, düzenli, itaatkâr. Okul ve ev arasında sıkışmış bir varoluş… Annemin bakışlarında hep aynı beklenti: Benim gibi bir kızın, kendi seviyesinde bir erkeği etkilemesi, onun dikkatini çekmesi, usulünce evlenmesi. Ama ben… Ne dikkat çekebiliyordum ne de gerçekten görülüyordum. Ben, erkeklerin gözünde sıkıcıydım. Fazla ölçülü, fazla kurallı, fazla “uygun”… Oysa içimde, henüz adı konmamış bir boşluk vardı. Annem buna “kadın olmamışlık” derdi. Çünkü bir erkeğe âşık olmamıştım henüz. Çünkü kalbim, bana ait değildi. Bana ait olan hiçbir şey yoktu aslında. Ne hislerim, ne seçimlerim… Toplumun ince ince işlediği o görünmez zincirler, bir kadının ne hissedebileceğini bile belirliyordu. Aşk bile bir sınırdı bizim için. Taşmaması gereken, kontrol altında tutulması gereken bir şey. Ben yaşamıyordum, Martin. Sadece bana biçilen hayatı usulca sürdürüyordum. Sonra sen çıktın karşıma. Sen… Hayatın kendisi gibiydin. Dağınık, ölçüsüz, taşkın… Ama gerçek. Senin yanında ilk kez kendimi duydum. İlk kez bir söz, içimden geldiği gibi dudaklarımdan döküldü. İlk kez bir bakış, korkmadan bir başkasına değdi.
Martin EdenJack London · İletişim Yayıncılık · 2017135,1bin okunma
Camların çok kirlendiğini düşünen kadına,
Puan vermedi·114 syf.··
2026 36. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 04 Nisan 2026 21:03
Epeydir bu şiir kitabını okumak için bekliyorum. Didem Madak çünkü tesiri cok yıkıcı oluyor. Aslında üç şiir kitabını da yeniden alıp baştan sona okumak istiyorum. Üçüncüyü okurken, ilk ikisi nasıldı diye düşünmeden edemedim; aklımda kalan parçalar var ama bu kitap sanki onlardan bambaşka bir yere düşüyor. Farkı tam olarak ne, onu henüz adlandıramıyorum. Belki de bunu anlayabilmek için diğer iki kitabı yeniden, daha dikkatle okumam gerekecek. Zamana bırakıyorum; geniş bir zamanda, sindire sindire bakacağım. Kitabın girişinde, şairin çok hasta olduğu bir dönemde ve yakınlarının ısrarıyla bu şiirleri yazdığı anlatılıyor. Bu bilgi, okuduğum her dizeye başka bir ağırlık katıyor. Çünkü artık sadece bir şiir değil, aynı zamanda zamana karşı yazılmış bir şey okuduğumu hissediyorum. Şiirlerini ithaf ettiği isimler de dikkat çekici: Timur, Deniz, İzmir ve Zeyna… Özellikle Zeyna’ya yapılan ithaf, insana “neden?” sorusunu sorduruyor. Bir de büyüdüğü şehir olan İzmir’e… Bu seçimlerin her birinde saklı bir hikâye var gibi. Ve belki de pek çok okurun gözünden kaçabilecek küçük ama anlamlı bir detay: Andersen’in Karlar Kraliçesi’nden alınan pasajda geçen “edebiyet” kelimesi. Bu kelime, sanki yalnızca edebiyatı değil; sanatı yapabilmeyi ve onu özgürce ifade edebilmeyi de ima ediyor. Şiir kitabı neşeli bir girişle başlıyor ve ben bir an için bu kez melankolinin daha geri planda kalacağını düşünüyorum. Daha hafif, daha neşeli bir ton bekliyorum. Ama öyle olmuyor. O tanıdık duygu, yine kendine yer buluyor. “Büyümüş Çocuk” şiiri özellikle çarpıcı. İçindeki bazı dizeler uzun süre aklımda kaldı: “Pardon diyorum ayağıma bastığında dünya Saçlarımın ucundan başlıyor kırılma Kelimelerin tadına bakıyorum Zehrinden korktuğum acı kelimeler yutuyorum yanlışlıkla.” Bu kırılganlık, hemen
Pulbiber MahallesiDidem Madak · Metis Yayıncılık · 200711,5bin okunma