Deneme'nin dokuzuncu bölümünde insanların toplumsallaşmasını isteyen (gücün) bu amaçla dünyanın eksenini değiştirdiğini, sürekli bahar havasının yerini de böylece farklı mevsimlerin, zor yaşam koşullarının aldığını okuruz. Elverişli koşullarda yaşamaya devam etseydi, insanlar hiçbir zaman birbirlerine gerek duymayacaklardı ve bir toplum haline gelmeyeceklerdi. Bu durumda onları insan yapan nitelikler de belki hiç ortaya çıkmayacaktı. Aklımıza şöyle bir soru gelebilir: acaba Rousseau'ya göre insan doğası gereği mi toplumsaldır, yoksa kimi dış etkiler sonucunda mı toplumsal bir varlık haline gelmiştir? Rousseau'nun buna yanıtının tam bir netlik taşıdığını söylen1ek güç. Deneme'de (s. 25) insanları bir araya getirenin büyük ölçüde doğal felaketler olduğunu söylerken bu toplumsallığın dışsal nedenlere bağlı olduğunu söyler gibidir. Oysa başka birçok yerde de toplumun insanın doğasında olduğunu dile getirir14• Bunlardan şu sonuca varabiliriz: Eğer yaşam koşulları insanları zorlamasaydı belki de insanlık hep doğa durumunda yaşayacaktı. Ama her ne kadar onu toplumsallaşmaya zorlayan koşullar onun doğasına dışsal olsalar da, insan yetkinleşebilme yetisiyle bunların üstesinden gelmenin yollarını bulmuş, ona karşı geliştirdiği çözümleri içselleştirmiş, böylece toplum halinde yaşamaya başlamıştır. Hayvanların da aynı doğal kısıtlamalara maruz kaldıklarını, ama onların bu tür bir yapı kurmadıklarını düşünürsek, insanın gelişimindeki özgün durum daha da belirgin hale gelir.
Bu iki ilke insanı hayvandan ayırmaya yetmiyor. O halde bu ayrımı bize verecek nitelikleri bulmak gerekli. Rousseau bu niteliklerden ilkini özgürce eylemde bulunabilme ve bu özgürlüğün bilincinde olma olarak tanımlıyor. İkinci nitelik ise üzerinde biraz daha uzun gerektiren cinsten. Hayvan, tür olarak da tekil olarak da hiç değişmeden, gelişmeden varlığını sürdürür. Doğanın ona verdiğinin üstüne hiçbir şey eklemez, bu edindiklerini de kaybetmez. Oysa insan doğanın ona vermediğinin yerine kendi ürünü olan bir şey koyar, hem birey olarak hem de tür olarak sürekli gelişim halindedir. Rousseau insanın bu niteliğine yetkinleşebilirlik (perfectibilite) adını verir. Bu yetisi sayesinde insan ne ise o olarak kalmaya mahkum bir doğal varlık olmaktan çıkar ve, Sartre'ın deyişini ödünç alacak olursak, olduğunu olmayan ve olmadığını olan bir varlık haline gelir. Aslında bu yeti, insanı doğanın belirleniminden kurtaran ve özgürlük alanına çeken temel yetidir. Bununla birlikte insan bütün varlığını sonradan edindiğinden, bunları kaybetmesi de söz konusudur. Yetkinleşebilirlik, adından dolayı her zaman olumlu sonuçlar verecekmiş gibi düşündürse de, bu niteliktir ki Rousseau'ya ''neden sadece insan aptallaşabiliyor?'' sorusunu sordurur. Dil de insanın doğanın kendisine koyduğu sınırı aşmak için bu yetisiyle ürettiği bir araçtır ve toplumu kuran da bir bakıma odur.
Bir toplumsal kurumun kökeni üstüne yapılan inceleme, onun tarihi üstüne düşünmek anlamına da gelecektir kuşkusuz. Rousseau da dilin ya da toplumun kökeni üstüne konuşurken, bir yandan da dilin ve toplumun gelişiminin izini sürer. Toplumun ya da dilin bugünkü durumuna nasıl geldiğini ve zaman içinde geçirdiği dönüşümleri düşünebilmek için önce onu başladığı bir ilk noktaya, denebilirse özüne geri götürmek gerekir bu yaklaşıma göre . Böylece araştırmacı ''kendinde'' diyebileceğimiz dili ortaya çıkaracak, sonra da tarihin ona kattıklarını bu öze göre değerlendirebilecektir.
İlkel insanın dili bugünkü gibi ayrışmadığından, bir nesneden söz ederken ''her sözcüğe bütün bir önermenin anlamını verir''. Yani bir meyveden söz ederken, diyelim bir elmadan, elmayı göstermek için kurduğu ifade elma ile kurduğu ilişkiyi de içerir. Elma derken elmayı yiyeceğim ya da elma güzel demektedir aynı zamanda. Zamanla dil de ayrımlar kazanır ve daha kesin ifadelere izin verecek bir yapıya kavuşur. Fiiller, sıfatlar, adlar genel biçimlerinden çekimli hallerine doğru evrilirler. Dal1a sonra ise başka bir süreç başlar: dünyanın adlandırılması. İnsan önce, karşılaştığı her varlığa ayrı bir ad verir. Şurada gördüğü ağaç ile onun yanındaki ağaç ayrı birer varlıktır ve ayrı adlarla anılır. Ardından, çevredeki şeyler gözlemlendikçe onların nitelikleri göze çarpar, benzer ve ayrı noktalar görünür olur ve soyutlama yoluyla genel adlar, oradan da soyut kavramlar ortaya çıkar. Bunlar elbette insanın zihinsel gelişimiyle birlikte uzun zaman sonucunda ortaya çıkmış olmalıdır Rousseau'ya göre ve insanı hayvandan ayıran yetkinleşebilme yetisi burada önemli bir rol oynar.