Halk mülkiyeti kendisi icat etmedi, fakat soylular ve ruhbanlar gibi mülkiyetten yararlanmadığı için, bu hakkı herkesin aynı şekilde tasarruf edebileceğine hükmetti.
Kral ya da halk, egemenliği tek başına icra edemez; onu vekillerine devretmek zorundadır: Egemenliğin nimetlerinden yararlanan kişilerin daima tekrarlanmasını istedikleri bir şeydir bu da. Bu vekillerin sayısı beş, on, yüz veya bin olsun, ne fark eder ve ismin ne önemi var? Yine insanların hükümeti, yine iradenin ve kaprisin egemenliği. Sözde devrim, sormak isterim neyi devirmiştir?
Bir süredir reformdan bahsediliyordu; görünüşte reformu en çok arzu edenler onu sadece kendi çıkarları için destekliyorlardı, halbuki asıl kazançlı çıkacak olan halk reformdan pek bir şey beklemiyor ve bu konuda tek kelime etmiyordu. Zavallı halk, kah güvensizlik, kah kuşkuculuk, kah umutsuzluk yüzünden uzun süre hakkını aramaktan çekindi: Halkın hizmet etme alışkanlığının ortaçağda yiğitliğiyle tanınan kadim komünlerin cesaretini silip süpürdüğünden bahsediliyordu.
Fakat söylemem gerekiyor ki, daha en başından, adalet, eşitlik, özgürlük gibi sıradan, ama kutsal kelimelerin manasını hiçbir zaman anlamamış olduğumuzu fark ettim. Tek tek bu kavramların her birine dair fikirlerimiz son derece bulanıktı. Ve aslında bu cehalet, hem bizi yiyip bitiren sefaletin ve hem de insan türünün üstüne çökmüş bütün felaketlerin tek sebebiydi.