Zweig severek okumama rağmen fanatikçe bağlandığım bir yazar değil. Hatta bizim ülkemizde neden bu kadar popüler olduğunu anlamadığım, sonunda bu kadar okunmasını sade anlatımına ve eserlerinin kısa olmasına bağladığım bir yazar. Biyografilerinin çok başarılı olduğunu her zaman duymama rağmen bir türlü okuma planıma dahil edememiştim. Sonunda bir başlangıç yaptım ve bayıldım. Edebiyatçı kimliği entelektüel yönüyle de birleşince harika incelemeler ortaya çıkmış.
Öncelikle incelemelerin benim için en etkileyici tarafı Zweig'ın dili kullanma becerisi ve anlatımı oldu. Soğuk bir eleştirmen veya biyografi yazarı gibi değil bir edebiyatçı gözüyle üç büyük yazarın hayatına ve edebi kişiliklerine bakmış. Yeri geldiğinde sanatlı ifadelerin kullanıldığı bir metinle karşı karşıyayız. Özellikle Dostoyevski bölümünün sonu o kadar şiirseldi ki inanılmaz zevk aldım.
İncelemeleri başarılı yapan bir başka özellik sanatçıların verdikleri eserlerle hayatları ve yaşadıkları dönem arasında kurduğu ilişki. Balzac'la ilgili bölümde Napoleon göndermesi, Dickens'ın İngiliz edebiyatının muhafazakarlığı içinde sınırlanırken durumunu cüceler tarafından iplerle bağlanan Gulliver'e benzetmesi şahaneydi ve yazarları daha yakından tanımamıza ve empati kurmamıza yardımcı oldu.
Kitabın benim için en büyüleciyi tarafı tabii ki en sevdiğim yazar olan Dostoyevski'yle ilgili bölümü oldu. Zaten kitabın büyük bölümü Dostoyevski'ye ayrılmış durumda. Üzerine çok inceleme okuduğum ve hakim olduğum bir yazar olmasına rağmen Zweig'ın gözüyle Dostoyevski'ye bakmak edebi yönden çok verimli bir okuma süreci geçirmemi sağladı. Bu yüzden biraz bu bölümü açmak istiyorum:
Başlangıçta Zweig'ın Dostoyevski'ye bakışı tam bir Avrupalının bakışı. Şu ifadeye bayılmıştım: "Sağduyuya, İngilizlere, Amerikalılara, pratik