Mehmet Kuloğlu’nun LİLİTH: MEKTUPLAR adlı eseri, bir şiir kitabından fazlası. Bu kitap, tarih boyunca susmuş ya da susturulmuş bir sesin; Lilith’in sesiyle, aslında her kadının, her âşığın ve her düşkırıklığının yankılandığı bir içsel günce.
Kitabın daha ilk sayfalarında şu dizeyle karşılaşıyoruz:
> "Beni en çok sen susturdun Lilith,
çünkü en çok sen duydun."
Bu yalnızca bir itiraf değil, aynı zamanda bir şiirsel duruşun özeti: Lilith’e yazılmış mektuplar, bir kişiye değil; bir arketipe, bir ruha ve insanlık tarihinin en kadim yarasına yazılmıştır. Lilith burada sadece bir kadın değil; tanrıya kafa tutan, erkeğe boyun eğmeyen, cennetten düşmeyi göze alan her benliğin simgesi.
Şiirin Bedeninde Ateş Var
Kuloğlu’nun dili oldukça dingin ama bir o kadar da derin. Her kelime, bilerek seçilmiş gibi. Süslemeye, sanatlı dile kaçmadan; içten, sade ama delip geçen bir tonda yazılmış. Özellikle şu dizeler uzun süre zihinde kalıyor:
> "Bir yerin yok Lilith,
ama her yerdesin.
Bir mezarın yok,
ama bütün ölü kadınlar seninle anılıyor."
Bu dizeler, sadece mitolojik bir figüre değil; günümüz kadınlarına, bastırılmış arzulara, yasaklanmış varoluşlara da dokunuyor. Şiirler birer politik söylev değil, ama her biri bir başkaldırının kıvılcımı.
Mektup Biçimi: Yakınlık ve İçsel Hesaplaşma
Şiirlerin “mektup” formunda sunulması, hem şairin sesini hem de okuyucunun duygusal bağını güçlendiriyor. Okur, bir tanık değil; bir muhatap gibi hissediyor kendini. Mektuplar zamanla bir ağıta, sonra bir ağıttan bir yemin metnine dönüşüyor.
> "Seninle konuşmak,