Bazı yapıtlar vardır ki en ince ruhlardan damıtılmıştır. Hüseyin Nihal Atsız'ın Ruh Adam kitabında bu ruh kitabın adı gibi bir adamda can bulmuş. Atsız'ın kitabını okuyunca kitapta geçen şiirine kapıldım. Roman ciddi manada çok derin, çarpıcı ve zekice kurgulanmış bir yapıt. Önyargılarını yargılayıp bu kitabı okumayan çok şey kaçırır.
Bir şiire kapıldığımda yazarı da merak edip hikayesini araştırma gibi bir huyum var. Ve her zaman aşkın sillesini yemiş şairlerin şiirleri efsaneleşiyor. Atsız'ın efsane nitelikteki bir kaç şiirini okuyunca hikayesini de merak ettim. İki büyük aşkı olduğu şiirlerinden de okunuyordu. İlki vatan millet aşkıydı. Bir asker ailesinde yetişmiş, ideolojik kutuplaşmaların zirvesinde yaşamış bir adammış Hüseyin Nihal Atsız. Onun düşünce yapısı, ideolojileri hakkında konuşmaya yetecek birikimim yok. Ama ülkü, dava şiirlerinin sağlamlığını sanırım kimse küçümseyemez.
Atsız hayatının bir döneminde öğretmenlik yapar. Çalıştığı okula yeni bir öğretmen atanır. Genç kadını görür görmez çarpılır Atsız. Tam anlamıyla bir yıldırım aşkına düşmüştür. İkinci aşkı bu yeşil gözlü hanım olur. Genç kadına bir şiir yazıp zarfa koyar. Kadının dolabına bırakır zarfı. Günler geçer, beklediği cevap gelmez bir türlü. Bir gün dolabını açtığında zarfı dolabında bulur. Zarf açılmamıştır bile. "Geri Gelen Mektup" adını verdiği şiirin devamını yazar;
Ruhun mu ateş, yoksa o gözler mi alevden?
Bilmem bu yanardağ ne biçim korla tutuştu?
Pervane olan kendini gizler mi hiç alevden?
Sen istedin ondan bu gönül zorla tutuştu.
Gün, senden ışık alsa da bir renge bürünse;
Ay, secde edip çehrene, yerlerde sürünse;
Her şey silinip kayboluyorken nazarımdan,
Yalnız o yeşil gözlerinin nuru görünse…
Ey sen ki kül ettin beni onmaz yakışınla,
Ey sen ki gönüller tutuşur her