“Hiç burnunu buklelerden oluşan bir dağa gömüp sonsuza kadar uyumak istedin mi?”
Öyle bir film düşünün ki, hayatınız boyunca dansa ya da müziğe hiç ilgi duymamış biri olmanıza rağmen, tango kelimesini duyduğunuz anda o filmi hatırlayıp tüyleriniz diken diken oluyor. Aklınıza gelmekle kalmıyor, karakterle aynı ruhu paylaşmaya başlıyorsunuz. Müzik yaşayan bir canlıya, oyuncular gerçek dünyada her an karşılaştığınız o çelişkilerle dolu insana dönüşüyor. Kör bir insan aracılığıyla gerçekten görebilmeyi hissediyorsunuz. Kapitalist değerler karşısında yitip giden duyguların, yalnızca pahalı şişesi için sevdiğiniz parfümün özüne ulaşıyorsunuz. Her gün biraz duyumsadığınız o kokuların, bir çiçek kadar güzel olduğunu; bir ırmağın, coşkun akan denizin köpüğünün bir kadının boynundan akıp gittiğini anlıyorsunuz. Kadın kokusu adından da anlaşılacağı üzere yaşamın, canlılığın, yaşama isteğinin kokusunu kemiklerinize işliyor. Öyle bir işliyor ki, sinema eğlendiren, bakılan ve düşünülen bir sanat olmaktan öte, kanlı canlı bir his aracına dönüşüveriyor.