John Steinbeck’in Cennetin Doğuşu, sadece hikâyesinin kapsadığı geniş zaman dilimiyle değil, insan doğasına dair derin felsefi ve psikolojik sorgulamalarıyla da Amerikan edebiyatının en özel kitaplarından biri. Romanı okurken, kuşaklar arası bir aile destanı olmaktan çok daha fazlasını görüyoruz; kimlik, ahlak ve “biz insan olarak neden böyleyiz?” sorusuna kafa yoran bir eser.Bu yazıyı, romanı hem ontolojik (varoluşsal) hem psikolojik açıdan inceleyerek hazırladım. Yani hem “biz kaderimizle mi doğuyoruz yoksa seçim yapma gücümüz var mı?” sorusuna, hem de karakterlerin iç dünyalarına, travmalarına baktım. Steinbeck’in romanında sık sık karşıma çıkan timshel kavramı – İbranice “seçebilirsin” – bence her şeyi açıklayan anahtar. İşin psikoloji tarafındaysa James F. Masterson’ın nesne ilişkileri teorisi ve özellikle “terk edilme depresyonu” kavramı çok işime yaradı.Steinbeck’in Dünyasına Giriş1952’de yayımlanan bu roman Steinbeck’in “hayatımın en büyük işi” dediği kitabı. Yarı otobiyografik diyebiliriz; Hamilton ailesi yazarın anne tarafı, Samuel Hamilton ise gerçek hayatta dedesi. Salinas Vadisi fon olarak kullanılmış ama mesele sadece mekân değil, Amerika’nın değişen zaman arka planında insanın değişmeyen sorularına bakmak.Ontolojik olarak roman bize şunu soruyor: İnsan doğuştan iyi ya da kötü müdür, yoksa hayatın her anında karar verme gücümüz var mı?
Kabil ve Habil hikâyesi kitabın ana alegorisi ve “timshel” kelimesi – “seçebilirsin” – burada ortaya çıkıyor.Psikolojik tarafta ise Masterson’ın teorileri devrede. “Terk edilme depresyonu” dediğimiz, bir çocuğun birincil bakım veren tarafından gerçek ya da hayali şekilde terk edilmesinin yarattığı ağır ruhsal boşluk, Trask ailesinin neredeyse genetik mirası gibi.
Timshel – Seçebilirsin
Romanın en kilit noktası, Kabil ve
Hemen hemen bütün insanlar korkaktır... Ama bir sefer olsun gerçek bir ölümle... karşı karşıya gelmeyi göze alırsan, artık hiçbir zaman korkmazsın... En büyük armağan budur işte.