Bir zamanlar tuhaf yaşlı bir adam vardı.köylerin gürültüsünden kaçıp sığındığı bir mağarada yaşıyordu. Büyücü olarak nam saldığı için, ondan büyü sanatı öğrenmeyi ümit eden öğrencileri vardi. Ama onun aklında hiç böyle şeyler yoktu. Tek istediği bilmediği ama sürekli gerçekleştiğinden emin olduğu şeyin ne olduğunu öğrenmekti.
Üzerinde düşünülmesi mümkün olmayan şeyin üzerinde uzun süre düşündükten sonra, içinde bulunduğu kötü şeyden kurtulmak için , eline bir parça kırmızı tebeşir alıp mağaranın duvarlarına türlü türlü şekiller çizer. Amacı bilmediği şeyin neye benzediğini bulmaktı. Bir çok denemeden sonra aklına bir daire çizmek geldi. "Bu doğru diye hissetti" şimdi içine bir dörtgen çizmeli" , ve böylesi çok daha iyiydi. Öğrenciler merak içindeydiler ama tek bildikleri yaşlı adama bir haller olduğuydu; ne yaptığını öğrenmek için yanıp tutuyorlardı. Ona " içeride ne yapıyorsun?" diye sordular. Ama adam yanıt vermedi. Sonra duvardaki şekilleri keşfettiler ve " işte bu" dediler, ve bunları taklit ettiler. Fakat böyle yapmakla, farkına varmadan tüm süreci tersine çevirdiler: sonucu başa alarak bu sonuca yol açan süreci baştan başlatmayı umdular. O zamanlar böyle olmuştu işte ve bugün de hala öyle oluyor.
"Anlayın, ey bilgelerin oğulları, Taşın size ne haykırdığını: sen beni koru, bende seni koruyayım, sana yardım ede bilmem için benim olanı bana ver" bir skolastikçi bununla ilgili şöyle der; " gerçeği arayan kişi, taş ile filozofun aynı anda bir ağızdan konuştuğunu duyar. "
Simyada zıtların birliğinin simgesi ağaçtır; bu nedenle, kendini dünyasında yabancı hisseden ve varlığını ne artık varolmayan geçmişle nede henüz olmamış gelecekle temellendirebilen günümüz insanının, bu dünyada kök salan ve göğün kutbuna uzanan, aynı zamanda da insanın kendisi olan dünya ağacı simgesine yeniden sarılmasına şaşmamak gerek.