Aras, sadece bir nehir değil. Dışarıdan bakınca durgun gibi görünen, kendi seyrinde akan, mevsimine göre azalıp artan bir su değil. Bastırılan duygunun, göçün, aidiyetsizliğin, kayıp kimliklerin, unutulan dillerin, yüzleşilmemiş acının ve bitmeyen arayışın sesi. Hem kendisinden kaçılan hem de kendisine sığınılan bir annenin kucağı gibi.
Bir sınır çizgisi olduğu kadar, hafızanın da taşıyıcısı. İnsanların sustuğu yerde doğa konuşuyor; nehir, dağ, hayvan ve rüzgâr insanın söyleyemediğini dile getiriyor.
Aras aynı zamanda güçlü bir bellektir. Bu yüzden kitap göçebelik kadar; insanın kendine, geçmişine ve köklerine doğru yürüyüşünü de anlatıyor. Okurken kalabalığın, hız çağının ve modern hayatın gürültüsünden uzaklaşıp doğa-doğa ve insan-doğa ilişkilerinin en yalın hâliyle karşılaşıyorsunuz. Kent yaşamının insandan eksilttiği şeyler, dağların sessizliğinde yeniden görünür oluyor.
Tüm zıtlıklar birbirinin içinde eriyip gidiyor: yaşamla ölüm, aidiyetle sürgün, sessizlikle anlatı, insanla doğa…
Saray’ın atı, Aydın’ın koyunları, Duman’ın ölü balıkları, İpek’in halıları, Âşık’ın sazının teli… Hepsi bu coğrafyanın hafızasını taşıyan ayrı birer dile dönüşüyor.
Ölü balıklar korkunun, belirsizliğin ve geleceksizliğin simgesine dönüşürken; ağaçlar insana hükmetmeden kurulabilen bir bağın mümkün olduğunu hatırlatıyor. Yaylaklar ve kışlaklar ise yalnızca bir yaşam biçimi değil, insanın yurtla kurduğu en eski ilişkiyi temsil ediyor. Kitap boyunca doğa dekor değil; yaşayan, hisseden ve tanıklık eden bir özne hâline geliyor.
Hollanda’nın kalabalığından, modern hayatın ağırlığından ve tüketim çılgınlığından İran’ın sıradağlarına uzanan bu anlatı, aslında insanın içindeki boşluğa ve eve dönüş arzusuna dair epik bir yolculuk.
“Beni Bekleyen Bir Dağ Biliyorum”, yalnızca bir coğrafyayı