Eski Zaman Türküsü 'nden sonra Cabir Özyıldız kaleminin ustalaştığı, benim de çok severek okuduğum ikinci kitabı #k:473611. Okurlara Adana'dan sesleniyor fakat kişisel değil toplumsal bir hafıza yaratma izlerini sürüyor. Kitap sanki hakkında konuşulamaz da, daha çok hissedilir duygusu yarattı bende. Anlam yüklü derinlikli bir dil kullanan yazar yine sade, abartıya kaçmayan betimlemelerle alabildiğine gerçek, toplumun ve hayatın ta içinden yazmış. Kaybı, yokluğu, yalnızlığı, hayatın geçici doğasını, duygusal iyileşmeleri, insan ve toplum ilişkilerini, içsel arayışları... Ne ararsan var, türündeki öykülere sıfır noktasından başlamış yine.
Kitap on öyküden oluşuyor. Başlıyor ama bir türlü bitmiyor, biterse haksızlık olacak gibi bir his kaplıyor içinizi. Yine de naçizane birkaç tanesi hakkında bir şeyler karalamak geldi içimden. Ne inceleme ne de analiz; olsa olsa kitapla ilgili duygularımı, düşüncelerimi paylaşmak diyebilirim buna.
İlk öykü ''Başlangıçların Annesi'' yarası geçmişte, dünde kalan değil, 21. Yüzyıl da hala kanayan, insanlığın utanç vesikası Filistin'e dair. İçinde sıkça Mahmut Derviş'e selam göndermelerin olduğu; Gassan Kanafani'nin, Leyla Halid'in acı, kan ve gözyaşıyla yoğrulan yurduna, zaman ve mekândan bağımsız alıp sizi Filistin topraklarına götürüyor. Kader değilse de keder birliğinden nasibinize düşeni alıp çaresizce boynunuzu büküyorsunuz Ebu Mahmut'la, Ebu Ali Mustafa'yla...Çünkü siz de iman etmişsiniz buna, ''Yaşamayı hak eden bir şeyler var bu dünyada''.
Hele ''Buzdan Tuğlalar'' öyküsünde bir cümlecik vardı ki, onalarca sayfaya bedel: ''herkes önüne, o içine döndü''. Doğduğu günden itibaren kadın ve kadına biçilen toplumsal roller, alnına yazılmış bir kara yazı durumunda. Susmalarımız, dalmalarımız; kendine hangi sonu hazırlamakta bile kararsız kaldığın o
Deprem, benim gibi sadece yaşayanların anlayacağı türden bir acı olduğu için haliyle çok hassas ve kırılgan bir konu. Kim ne yazsa üzüntü, merak, korku ve heyecan dolu bir duygu harmanı içerisinde okuyorum yazılanları. Yazarın, depremle ilgili “Dünyanın Bütün Karıncaları” öyküsünü bir dergide okuduktan sonra, peş peşe diğer öykülerini de okumuştum. “Um Ul Bideyet” öyküsü ise Gassan Kanafani’nin “Güneşteki Adamlar” romanı tadında bir öyküydü. O kadar yalın, o kadar gerçek ki, elinizi uzatsanız dokunabilirsiniz…
Yazarın mahareti tam da burada demiştim. Yazar sadece yazıp, hikayeyi ve okuru kaderine terk etmiyor. Zaman ve mekandan bağımsız olarak sizi hikayenin içine alıp, bir tanık haline getiriyor. Artık isteseniz de okuduklarınızı/hissettiklerinizi yok sayamıyorsunuz.
İşte bundan dolayı bazı kitaplar için “yazıldı” ve “okundu” demek haksızlık gibi geliyor bana. Kitabın beni bana ne kadar anlattığına, okuduktan sonra bende nasıl bir etki ve tat bıraktığına bakarak değerlendiriyorum çoğunlukla. İşte, benim için kitap budur, diyorum o zaman.
Cabir Özyıldız da Eski Zaman Türküsü ‘ünde sadece bir kitap yazmamış, yaşamış dedim. Öyle yazmış ki, sizi elinizden tutup Adananın en ücra köşelerini gezdiriyor. Yazmaktaki amacı, sadece yaşadıklarını paylaşmak değil diye düşünüyorum. Hayatın olağan akışı içinde yaşananlara, çoğu zaman yanı başımızda gerçekleşenlere, “bi dur hele, hayatın bir de bu yüzü var” demek istemiş zannımca. Tinercisinden ganyancısına, yoksulundan garibanına, köşede bucakta kalan, şu hayata tutunamayan ne kadar insan varsa bilcümle toplayıp önümüze sermiş. Bir cerrah hassaslığında ince ince kesip dikmiş. Alın bakın “Hepsi hayata dair” demek istemiş. Özellikle, “Üç Beş Taksit” öyküsü kendimle hesaplaştığım ve zaman zaman altında ezildiğimi hissettiğim bir yüktü. Hem