YIKILAN İMPARATORLUKLAR, İZ BIRAKAN HİKÂYELER
Hiç düşündünüz mü?
Ne kalır geriye?
Görkemli saraylardan, taşlara kazınmış yazılardan, ayakta dimdik duran heykellerden…
Ne kalır?
İçimde tuhaf bir duygu birikiyor bazen; anlatılmamış hikâyelerden, göz ardı edilmiş emeklerden, hiç duyulmamış bir teşekkürden kalan bir duygu. Belki de bu yüzden İnka’ların hikâyesine yakın hissediyorum kendimi. Çünkü onlar da, varlıklarını anlatılmamış bir sessizliğe teslim etmiş gibiler. Yıkıldılar, evet. Ama varlıklarının yankısı hala devam ediyor.
And Dağları’nın en yüksek yamaçlarına kurdukları taş kentler sadece birer mimari yapı değildi.
Onlar bir duruş haliydi.
Sessizce, doğaya kafa tutmadan yaşayan, ona kulak verebilen insanların görebileceği izler.
Bazen içimde onlara karşı aidiyet hissediyorum.
Bir şeyleri anlatmaya çalışmış, anlaşılmamış…
Ama sonra hatırlıyorum: İnka’lar da kelimelerle değil, taşlarla konuşmuştu.
Ve taşlar hâlâ dimdik ayakta duruyor.
Zaman, en güçlü olanı değil, en çok hatırlananı, iz bırakanı yaşatıyor.
Bir söz, bir bakış, bir yazı… Hiç beklemediğin anda birinin içini ısıtırsa, işte o zaman yıkılmaz oluyorsun. Ki, yazı bile yazmadan düğümlerle anlaşarak iz bırakan bir medeniyet bu!
Çünkü bazen, hikâyelerin taşıdığı anlamlar, hayata tutunabilmemiz için bir motivasyondur.
Ben de ruhumun medeniyetinde kendimi yazarken buluyorum; kelimelerle kendimi yeniden inşa ediyorum.
Yıkılmış yerlerime kelimelerle restorasyon çalışmaları yapıyorum.
Belki her insan biraz yıkılmış bir medeniyettir.
Bazen bir dostluğun güneşi batar içimizde, bazen bir sevginin sarayı…
Ama ne olursa olsun, eğer kalbimizde anlatmaya değer bir hikâyemiz varsa, biz hâlâ ayaktayız demektir.