İnsan ve hakikat. İnsanlık tarihi bu iki kelimenin içinde yatıyor. İnsanoğlu durmadan hakikatı arıyor. Buluyor, adeta bulduğuna inanamıyor ve yine arıyor. Kaybediyor, yine arıyor. Kimi zaman da hakikat gelip kendisini buluyor, ama, insanoğlu bunu küçümsüyor, önemsemiyor ve hâlâ gerçeği başka yerlerde arıyor.
İnsan ruhu, hakikat olmaksızın, yaşıyamaz, hakikatten uzak kalamaz. Bir bakıma bunalım, ruhun hakikatten uzak kalışı, daha doğrusu uzak kaldığının bilincine varışından doğar.
Rönesans'ın açılışıyla hıristiyanlık belki yok olmaktan kurtuldu. Çünkü, bu girişim olmasaydı, İslâm içinde eriyecekti. Yok olmaktan kurtuldu ama bir daha kendi başına varolmamak şartıyla. Halbuki gönül rızasıyla İslâma teslim olsaydı, insanlığın yararına olacaktı bu ferâgat. İnsanlık yeni bir döneme girecekti. Antikiteye geri dönüş gibi bir ters olguyla kararmayacaktı tarihin alnı.
Batı, Afrika'yı da katmak suretiyle söyleyelim, Doğu'yu öylesine yere sermiştir ki, bir gün, kendi süresi dolduğunda ölüm döşeğindeyken bir bardak su istese onu sunacak bir eli ve kudreti bulma umudundan ortada eser yoktur adetâ.
Çevrenin böylesine değişmesi ve yeni bir imkân kolleksiyonu getirmesi, ancak ruh hazırsa bir anlam ifade eder, daha doğrusu yeni bir dünyanın inşasında işe yarar. Yoksa, kendisine ruhun dikkat etmediği bir malzeme yığınından, durduğu yerde, kendiliğinden hayat doğmaz.