Uraz Sami İşsever

Uraz Sami İşsever
@LiquorLipss
İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü
İzmir
4 Nisan 1994
110 okur puanı
Mayıs 2020 tarihinde katıldı
10/10
·816 syf.··
2021 3. kitabı
Sonda söylemem gereken şeyi ilk başta söylemek istiyorum; 22/11/63 hayatımda okuduğum en iyi King romanıydı. İşte sebepleri: Stephen King’in katıksız bir deli olduğu konusunda kimsenin bir tereddüttü yoktur diye umuyorum. Günümüz yazarları arasında ‘kurgu’ denilince akla gelen ilk isimlerden biri olması bir yana dursun, kendisi bugünkü popülaritesini en çok, akla izaha sığmaz derecede orijinal ve çılgınca hikayelerine borçludur. Çoğu zaman kalpsiz, vahşi ve nefes kesici bir korku ustası olarak bilinir. İnanılmaz derecede bağlandığınız, olağanüstü kurgulanmış karakterlerin başları kopup merdivenlerden yuvarlandıkça, bağırsakları oradan oraya saçıldıkça ya da elektrikli sandalyede acı içinde kıvrandıkça hem bu adama lanetler okur hem de hikayenin gücü altında ezilip şapka çıkarırsınız. Ha, ustanın korku dışında pek çok denemesi de olmuştur elbet ama neredeyse yaptığı her işe korku ve vahşeti az da olsa dokundurmuştur. Peki 22/11/63? Bu ne arkadaş? Yukarıda bahsettiğim sebeplerden ötürü, King’den korku dışı bir zamanda yolculuk kurgusu okumaya oldukça çekindiğimi itiraf etmeliyim. Hatta güçlü bir aşkla dolu, sevginin gücünün ve yıkıcılığının işlendiği bir King romanı? Bu bana pek inandırıcı gelmediği için kitaba oldukça ön yargılı başladım. Hatta son çıkan romanları Yabancı ve Uyuyan Güzeller çok da fazla hoşuma gitmediği için, içimdeki negatif hissiyat oldukça artmıştı. Kitaba başladım, sayfaları çevirdim, finale geldim ve son sayfayı gözyaşları içinde kapattım. Kim inanırdı ki, hayatımda okuduğum en iyi aşkı Stephen King’den okuyacağımı? Kim inanırdı ki, hayatımda gördüğüm en iyi zamanda yolculuk kurgusunun Stephen King’in kaleminden çıkacağını? İtiraf etmeliyim ki, 22/11/63 okuduğum en iyi King romanı olmakla kalmıyor, hayatımda okuduğum en iyi
22/11/63Stephen King · Altın Kitaplar · 20214,195 okunma
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
7/10
·320 syf.··
2020 60. kitabı
Bir Yudum Su, gayet güzel bir distopik gelecek kurgusu. Kitap ile ilgili sadece iki itirazım var fakat bunlara geçmeden önce konudan biraz bahsetmek gerek: Ana karakterimiz Lynn ve annesi, birlikte bir çiftlik evinde yaşamaktadırlar. Evlerinin yanındaki göl en büyük hazineleridir çünkü su, distopik gelecekte en önemli ve en zor bulunan hayati ihtiyaç haline gelmiştir. Öyle ki, Lynn ve annesi bu hazinelerini korumak için, evlerine yaklaşan bir sineği dahi uzun menzilli tüfekleriyle vuracak hale gelmişlerdir. Yeni tanışacağı insanlar ve başına gelen beklenmedik olaylar Lynn’i dostluk ve sevgiyi hissettiği bir hayat ile risk almadığı güvenli bir hayat arasında pek çok tercih yapmaya itecektir. Konu aşağı yukarı böyle. Lynn, baştan sona karakter gelişimini çok iyi hissettiğimiz, onu anladığımız ve çoğu durumda empati kurduğumuz başarılı bir karakter. Kurgu gayet başarılı; o gergin atmosferdeki hayatta kalma mücadelesi harika aktarılmış. Yazarın dili genelde sade ve akıcı olsa da, gerektiği yerlerde ağır ve tasvir odaklı hale geçiveriyor. Yazar bu dengeyi çok iyi oturtmuş. Her şeyi gözümüzde gayet iyi canlandırabiliyor, gereksiz detaylara boğulmuyoruz. Fakat; Gelelim itirazlarımdan ilkine. Hikayede, kurguya hiçbir katkısı olmayan bir salgın hastalık detayı var. Bu öyle gereksiz ki, ciddi şekilde keyif kaçırıyor. Yazar kurguladığı distopik geleceğin nasıl oluştuğunu anlatırken, anlattığı şeylerin altının dolması için bu hastalık ‘bahanesini’ kullanıyor. Hikayemize tek katkısı Lynn ve annesinin gölden suyu direkt içmek yerine optik bir yöntemle mikrobunu öldürüp öyle içmeleri, bu kadar. Hastalık detayının neden eklendiğine değil, neden hiç kullanılmadığına anlam veremedim. Bu denli ölümcül bir salgın hastalık insanların yaşamlarına daha çok etki etmeliydi. İkinci itirazım
Bir Yudum SuMindy McGinnis · Novella Dinamik · 2017172 okunma
10/10
·456 syf.··
Beğendi
·
2020 54. kitabı
Yıllardır deneyimlediğim polisiye romanları, hikayeleri ve filmleri ışığında şunu kafamda netleştirdim: Bir polisiye eseri için en önemli şey asla ve asla kurgu kalitesi değildir, kurguya bakış açısıdır. Ve bu bakış açısı içinde oluşabilecek aksaklıklar, yazar tarafından törpülenmelidir. Şöyle ki: Bir odada, hikayenin tüm gizemini açığa çıkaracak bir nesne olduğunu düşünelim. Bir karakter odaya girdiği zaman o nesneyi asla direkt görmemelidir. Çünkü polisiye yazarı, ipuçlarını okura sunmaz, tam aksine tüm gücüyle gizler ve gizemler arasında bir köprü oluşturmaya çalışır. Peki, adamın o nesneyi fark etmemesi için yazar nasıl adımlar atar? Adamın odaya girer girmez ayağının takılmasını sağlar, dışarıda bir patlama olur ve dikkati dağılır ya da ilaç dolu bir kahve tüm dikkatini tüketmiştir... Şimdi, yavaş yavaş kitabımıza gelirken size şu soruyu sormak istiyorum; odaya bir değil iki kişi girerse ve biz hikayeyi o kişinin gözünden de okuyorsak ne olur? Yazar hala nesneyi gizleyebilir mi? Ya da üç kişi? Ya da, tam sekiz kişi... Hikayemiz, ana karakterimizin bir ormanda hafızasını kaybetmiş bir şekilde uyanmasıyla başlıyor. Duyduğu çığlık ve ardından ateşlenen tek el silah sesiyle ürken karakterimiz, katil olduğunu düşündüğü kişi tarafından cebine bırakılan pusula ile yolunu bulur ve bir malikaneye varır. Ormanda tanık olduğunu düşündüğü cinayet ise, bu hikayede endişelenmesi gereken son şeydir. Evelyn Hardcastle o gece 23.00'da ölecektir ve karakterimizin bu cinayeti çözmek için, aynı günü tekrar tekrar yaşayacak sekiz konakçısı ve sekiz günü vardır. Bu fikri ilk duyduğum zaman hiç mantıklı gelmemişti ve yazarın ıvırıp kıvırarak çizgisel bir kurgu oluşturacağını düşünmüştüm. ÖYLE BİR YANILMIŞIM Kİ! Belki komik gelecek ama, kitapta bir kişinin, olayı tam sekiz farklı
Evelyn Hardcastle’ın Yedi ÖlümüStuart Turton · İthaki Yayınları · 20201,494 okunma
9/10
·144 syf.··
Beğendi
·
2020 8. kitabı
Hadi gelin biraz masallar, büyülü gerçekçilik akımı ve bir hikayeyi muhteşem kılan unsurlar hakkında konuşalım. Bir yazarın, anlatmak istediği düşünceyi nasıl usta satırların ardına gizleyebileceğinden bahsedelim. Karakter yaratmaktan konuşalım mesela; kurgusal, yalnızca zihin ürünü isimler okuyucuya nasıl sevdirilir, bulundukları mekanlar nasıl hikayeye hizmet eden birer silaha dönüştürülür? Bir metin, insanın kalbine nasıl dokunabilir? Ya da tüm bunları uzun uzun anlatmak yerine, Neil Gaiman diyelim geçsin... Koralin, artık bir edebi akım değil edebi tür haline gelmiş büyülü gerçekçilik türünde bir Neil Gaiman masalı. Her açıdan harika, pek çok açıdan kusursuz ve birkaç yönden türünün en iyisi bir şaheser. Koralin, ailesiyle yeni taşındığı evi ve evin çevresini keşfetmeye çalışan küçük bir kızdır. Sıra dışı komşular, bahçedeki gizemli kuyu, üst katı mesken tutan fareler ve ardında, örülü bir duvardan başka bir şey olmayan, annesinin sürekli kilitli tutmak istediği o kapı. Küçük kız bir gün annesi dışardayken merakına yenik düşerek anahtarı kapıp kilitli kapıyı açar ve ardındaki duvarın yerinde yeller estiğini görür. Kapkaranlık tünele adım atar ve tünelin sonunda kendini tekrar evinde bulur. Fakat bazı şeyler değişmiştir. Örneğin, kendilerini Koralin’in yeni anne babası olarak tanıtan ve gözlerine düğmeler dikilmiş kişiler gibi... Koralin, hem bu pek de farklı olmayan sıra dışı dünyada ipuçları arayacak hem de sevdiklerini kurtarmak için planlar yapmak zorunda kalacaktır. Kitap, bir nesneye ya da duyguya saplantılı şekilde bağlı olmayı, aşırı aidiyet duygusunu eleştiriyor ve bunu da çok başarılı bir kurguyla yapıyor. Başta sona yaratıcı, farklı ve eğlenceli. Hayal gücünü okşayan ılık bir rüzgar gibi... Herkese öneririm.
KoralinNeil Gaiman · İthaki Yayınları · 20192,625 okunma
9/10
·424 syf.··
Beğendi
·
2020 53. kitabı
Büyülü gerçeklik ile fantastik arasında kalmış hikayelere kelimenin tam anlamıyla aşığım! Bu türü kelimelerle anlatmak zor, sadece çok ilginç bir hissiyatı olduğunu söyleyebilirim. Neyse ki, tam bu aralıkta işler yapan öyle bir isim var ki beni bu ince çizgiyi ifade etmekten kurtarıyor: Hayao Miyazaki... Bazı insanlar maalesef çok ünlü yazarların neden bu denli ünlü olduklarını kaçırıyorlar. Tıpkı çok iyi bir Rus Edebiyatı yazarı olarak bilinen Dostoyevski'nin aslında bir edebi akımın ve edebi türün ilk ve günümüz dünyasında dahi en iyi temsilcisi olduğu için bu denli ünlü olduğu ve Stefan Zweig'ın aslında iyi işler yapan ama sıradanlıktan pek çıkamayan bir öykücüyken, tarihin gelmiş geçmiş en iyi biyografi yazarı olması ve bu sebeple tüm dünyanın adını bilmesi gibi. İşte; Miyazaki'nin animasyon dünyasındaki aşırı tanınırlığının nedeni de yukarıda bahsettiğim arada kalmış hissiyattır. Herhangi bir Miyazaki hikayesini ne büyülü gerçeklik türüne ne de fantastik türüne sokabiliyorsunuz çünkü her iki türün de en güzel yanlarıyla dolup taşıyorlar. Bu nüansı yakalamak inanılmaz zor, e tabi yakalayabilirseniz adınızı herkes bir şekilde öğreniyor. Tıpkı Neil Gaiman, Patrick Süskind ve bazı romanları için Angela Carter'da olduğu gibi. Ve nihayet yazarımız Kelly Barnhill gibi... Ay Işığını İçen Kız, yukarıda bahsettiğim tarzı başarılı şekilde yaşatan muhteşem bir kurgu. Karakterler öyle ustaca yazılmış ki her birine kalpten bağlanıp uzun süre kopamıyorsunuz. Hikayemizin çoğunun geçtiği orman ise hayatımda karşılaştığım en cana yakın, sıcacık, naif mekanlar arasında. Sadelikteki güzellik, çok zekice ve çok yaratıcı bir hikayeyle birleşmiş ve ortaya harika bir roman çıkmış. Kelly Barnhill benim en sevdiğim yazarlar arasında. Özellikle the Witch's Boy, the Unlicensed Magician,
Ay Işığını İçen KızKelly Barnhill · Hep Kitap · 2017123 okunma