Bu mağazalardan birinin vitrininde bir sürü kitap görünce insanların kitapları okumak zorunda olduğunu hatırladım. Oturup bütün kelimeleri arka arkaya okumaları gerekiyor. Ve bu da zaman alıyor. Çok fazla zaman. İnsanlar bir kitabı alıp yutamıyor, aynı anda farklı ciltleri çiğneyemiyor ya da sonsuza yakın bilgiyi birkaç saniyede sindiremiyorlar bizim gibi. Kelime kapsüllerini ağızlarına atamıyorlar tek hamlede. Düşünsenize! Hem ölümlüler, hem de o değerli ve sınırlı vakitlerinin bir kısmını okumaya ayırmak zorundalar. İlkel bir tür olmalarına şaşmamak gerek aslında. Bir bilgi birikimine ulaşmalarına yetecek kadar kitap okuyup bu bilgiyle istediklerini yapabilecek duruma geldiklerinde
ölüveriyorlar ne de olsa. Bu yüzden, gayet anlaşılır bir şekilde, insanlar okumak üzere oldukları kitabın ne tür bir kitap olduğunu bilmek istiyorlar. Aşk hikayesi mi, cinayet hikayesi mi, yoksa uzaylılar hakkında bir şey mi okuyacaklarını bilmeleri gerekiyor.
İnsanların kitapçılarda kendilerine sordukları başka sorular da var. Kendilerini akıllı hissetmek için okudukları kitaplardan biri mi ellerindeki, yoksa akıllı görünmek adına okumamış taklidi yapacaklarından mı? Onları güldürecek mi, ağlatacak mı, yoksa pencereye bakıp yağmur damlalarını izlemelerine mi sebep
olacak? Hikaye gerçek mi, yoksa uydurma mı? Beyinlerini mi çalıştıracak, yoksa daha aşağı bölgelerdeki organlarını mı? Müritler yaratacak kitaplardan mı, yoksa müritlerin yakacakları kitaplardan mı? Matematik hakkında mı, yoksa evrendeki diğer her şey gibi matematikten doğan bir kitap mı? Evet, çok fazla soru var. Ve çok fazla kitap. Çok çok fazla.
İnsanlar tam da kendilerine yakışacak şekilde asla okuyamayacakları kadar çok kitap yazmışlar. Böylelikle okumak da iş, aşk, seks ve söylemeleri gerektiği halde söylemedikleri
Sonradan kavrayacağım üzere, burası başka şeylerin içine sarılmış şeyler gezegeniydi. Ambalajların içinde yiyecekler. Kıyafetlerin içinde bedenler. Gülüşlerin içinde hakaretler. Her şey başka şeylerin içine gizlenmişti.
Kalbimin derinliklerine baktım. Duygularımı ve düşüncelerimi yoklayınca aralarında hayal gücümün sınırsız ve yolsuz boşluğunda özgürce dolaşanları sert bir şekilde çekip sağduyumun güvenli yuvasına sokmaya çabaladım. Kendi kendimi muhakeme ettim. Ve belleğim dün geceden beri beslediğim ümitlere kapıldığım duygulara geçtiğimiz on beş gün boyunca nasıl bir zihinsel durumda bulunduğuma tanıklık etti. Mantığım bir adım öne çıktı ve o kendisine has sessiz tavrıyla benim gerçeği yok sayıp hayal ettiğim bir şeyin peşinden gittiğime dair sade abartısız bir hikaye anlattı. Şöyle bir kanıya vardım: Bu dünyaya Jane Eyredan daha büyük bir aptal gelmemiştir. Kendi tatlı yalanlarına inanıp zehri tıpkı bir şerbetmiş gibi kana kana içen böylesi bir aptal daha önce görülmemiştir.
"Bu cevabınız doğru olmasa da sizi tebrik ederim. Hem konuşmanızın özü hem de bunu söyleme tarzınızdan ötürü. Çünkü tavrınız dürüst ve candandı. Artık buna pek sık rastlanılmıyor. Tam aksine insan ne zaman açıkça konuşsa gösteriş ve soğuklukla karşılaşıyor. Ya da aptal ve kalın kafalı kimseler içtenliğini hemen yanlış anlıyor."