Asiye'nin sır tutamayan gözleri, sevincini, üzüntüsünü,endişe ve coşkusunu anında yansıtıverirdi dışarıya. Ra! Ah Ra! İmparator olmadan evvel, yani ruhu özgürken henüz, en çok bu özelliğini severdi Asiye'nin, gözlerindeki o parlak içtenliği... Peki şimdi niye fark etmiyordu o gözlerin hapishaneye kapatılmış bir çift mahkum gibi hüzünle ağlaştığını...
Oysa daha düne kadar sevdiği kadın, onun için "memleket" demek değil miydi?
Kraliçe, resimlerdeki bu tür kusurları çok severdi aslında. Kusursuzluk, Tanrı'ya mahsus bir haldir derdi içinden. Kusuru, insana has bir imkân, bir nedamet, bir pişmanlık ve dua edebilme, yakarış olanağı diye algılardı...
"Rabbim, beni Ev'ine kabul et, beni kimsesizliğimden kurtar, beni eski kralların taş kesmiş kibrine kaptırma, kalbimi Sana açmayı, Ev'ine misafir olmayı bana nasip et" diye bir dua dökülüverdi dilinden...
Düşünde Ev'e varmıştı Asiye...
Nice taş ve hayal yolundan sonra vardığı Ev, işte karşısındaydı... Sanki bir teselli olarak Tanrı tarafından yeryüzüne bir işaret, bir nişane gibi hediye edildiğini tüm kalbiyle hissettiği bu ev, aslında nurani bir sütundan başka bir şey değildi... Gökleri yere bağlıyordu bu Ev...
Bir sır kapısı, avuçlarında yitip gitti ne yazık ki... Şimdi ne kadar üzülsen de boş. Çıktığın ve çıkacağın tüm tepeler, senin kaderindir, lakin Kaderi Yazmış Olanın göremeyeceği,hiçbir yeri yoktur dünyanın. O her yerde hazır ve nazırdır. Kimse görmese bile ah, O gördü senin bülbülü öldürdüğünü...