Eski zamanlarda yaşamış Elçi İbrahimi ateşe atmıştı gözünü inat bağlamış zalimler... Ama o elçi öyle sadıktı ki aşkında ve inancında, o ateşin içindeki gül bahçesini keşfetmişti... Sen de çölleşmiş gönüllerde yürüyorsun, yolun taşlarla döşeli, dünyanın en sert taşları düşmüş bahtına... Sabret kızım, gayret et... O taşın içinden gül bahçesine bir yol vardır, emin ol...
Aşka sabredenin, mihnete ve çileye dayananın akibeti mücevhere benzer kızım... Bak ki ateş nelere kadirmiş? Taşın kalbini açması budur işte. Sabreden, gayret eden kişi, taşın içinden cama yol bulur. Aşkın gayreti, şayet sabredersen kızım, sana da dünyanın en güzel kristalini hediye edecektir. Sakın aldanma, sakın vazgeçme, gayret et, kalbini aç. İnanmak kadar büyük güç yoktur dünyada.
Ah Asiye... Ateşin küçük elleri kadar sabırlı hiçbir şey yoktur şu koca yeryüzünde. Onun küçük ve sabırlı elleri, taşı bile inceltir, oya gibi dokur, gül yaprağına benzetir... Cam, ateş'le kumun aşkından doğan çocuktur... Kaderi de kendisi gibi gariptir camın. Hem dayanıklı hem de kırılgandır.
Asiye'nin sır tutamayan gözleri, sevincini, üzüntüsünü,endişe ve coşkusunu anında yansıtıverirdi dışarıya. Ra! Ah Ra! İmparator olmadan evvel, yani ruhu özgürken henüz, en çok bu özelliğini severdi Asiye'nin, gözlerindeki o parlak içtenliği... Peki şimdi niye fark etmiyordu o gözlerin hapishaneye kapatılmış bir çift mahkum gibi hüzünle ağlaştığını...
Oysa daha düne kadar sevdiği kadın, onun için "memleket" demek değil miydi?