Megan: -"Ne olursa olsun başını eğmeyeceksin".
Nancy: -"Annemiz, her zaman genç kızların yere bakmasını söyler".
Megan: - "Çünki annemizin gökyüzünde parlayan yıldızlara bakacak cesareti yok".
En başta söyleyeceğim şey ana karakter Cather Avery'in çok fazla ben olması. Cath kişilik olarak o kadar çok bana benziyor ki - eşcinsel aşkı sevmesi dışında - kitabı okurken nerdeyse her satırda kendimi gördüm. Gözlük takan, hikaye yazmayı seven ve hayali dünyayı gerçeğine tercih eden, insan ilişkilerinde acemi ve kötü olan aynı zamanda aşkı sadece kitaplardan bilen bir kız resmen benim sözlük karşılığım gibi birşey.
Ayrıca Cath'in hikayenin içinde kendi hikeyesini yazması da oldukça güzeldi ve tabiki bizim onu okuyabilmemiz de öyle. Üstelik hem Gemma T. Leslie'nin orijinal romanından hemde Cath'inkinden ara ara kesitler vardı. Romanlarda böyle özgün ayrıntılar olması hikayeye farklı bir tat katıyor bence.
Fangirl de genç ve ev kuşu olan nerd bir kızın yepyeni bir yerde başlayan üniversite hayatı anlatılıyordu. Ailesel sorunlar, kişisel sıkıntılar, ders problemleri ile aşk ve arkadaşlık maceraları hepsi hepimizin başına gelebilecek şeyler fakat Rainbow Rowell'in anlatımıyla tüm bu olası ihtimalleri okurken oldukça keyifli vakit geçirdiğimi söyleyebilirim.
Yazarların kadın karakterleri genelde ya güçsüz, aciz ya da kendine güvenen, sert, ayakları yere basan türden olur. Burdaki Cath örneğindeki gibi farklı ve beni yansıttığına inandığım kadınları görmek çok sık rastladığım bir durum değil ve belkide azlığı onları daha değerli kılıyor.
Cather'dan çok bahsettim ama kitaptaki diğer karakterlere geçecek olursam;
İkizlerin anası olacak o sıfatı bile hak etmeyen kadın tam bir ırıspıydı ve maalesef hiçbir şey benim gözümde onun çocuklarını bırakmasını haklı çıkaramaz.
Baba Arthur tıpkı A.G. Howard'ın Kraliçe serisindeki Thomas gibi evine, çocuklarına bakan vefalı baba modelinden, tam sevdiğim türden yani. Gerçi buradaki bir tık kaçıktı ama olsun.
Cath'in ikizi Wren,