Zevahir

Zevahir
Sadece birini okudum ama Dört kitapta yeri var; insan ölümlü. İnsan insanın misafirdir.. Sözünde dinlenir,gönlünde demlenir...
KIZ ÇOCUĞU BABASI OLMAK
Üç, dört erkek evlâttan sonra Allah kendisine bir kız evlât vermiş babanın cümlesini duyduğumda çok duygulanmıştım. Beyefendi eşine demiş ki, ben eğer kalpten falan gidersem kızımın kalbini kalbimin üzerine getirin o benim kalbimi çalıştıracaktır. Kız çocuklarında öyle yüksek bir hayat enerjisi var ki, onlar o enerjileriyle anne babayı yeniden hayata döndürebilir. Yeter ki anne baba o pozitif enerjiyi boşa tüketmemiş olsun. Evet, tabiî ki evlât evlâttır. Hiçbir anne baba için evlâtlar arasında bir ayrım olmaz. Hele hele bir evlâdı sevmek veya diğerini sevmemek gibi bir şey hiç olmaz. Ama olan bir şey vardır ki; o da, anne babanın duygusu değil, evlâttaki duygu kapasitesinin farklılığıdır. Yani anne babadaki sevgi aynı sevgidir de, evlâttan birinin alma kapasitesi yüksek, diğerinin düşük olabilir. Tabiî belki zamanla o evlâttaki düşük kapasite anne baba üzerinde de bir olumsuz tesir yapabilir. Teşbihte hata olmasın, Allah’ın kulları arasında Allah açısından bir fark yoktur. Hepsi kendi kullarıdır. Ama gelin görün ki kimi kullar, yaratıcı Allah’ı anlar, tanır ve o oranda da sevgisi gelişir, kiminde ise bu duygu, bu potansiyel gelişmez. Yoksa her kul için Allah aynı Allah’tır. Ama bir müddet sonra o kulluk potansiyeli düşük kul ile yaratıcı Allah arasında bağ zedelenmesi meydana gelir ve kalbi mühürlenir. Allah, kız çocuklarını da, erkek çocuklarını da bir takım duygu meyilleri ile birlikte yaratmış, dünyaya göndermiştir. Kız çocuklarındaki şefkat duygusu artık çağın duygu dengesini değiştirecek boyutta baskındır. Onun içindir ki İlâhî adalet kız çocukları lehine değişime uğramıştır. Üç, dört erkek evlâttan sonra dünyaya gelen kız çocuğu için oldukça farklı duygular yaşayan baba, “Benim daha önce kıvrılan gömleğimin yakasını düzelten, dış kapının ziline dokunduğumda
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
Sevmek, sanattır
İlâhî bir nimet, sevgi. Varlığı hayatı yaşanır kılıyor. Yokluğu da, kahredici. Bütün çekilmezlikler, onun yoksunluğudur. Sevmek, özel bir emanettir. Onu taşımak herkesin harcı değildir. Herkesin sevememesi ondandır. Kadrini bilmeyenler için yüktür o, nikmettir. Bu pozitif enerjisi; taşıyanı da, taşınanı da yüceltir, olgunlaştırır. Rahmanın nimetine mazhar olmanın alâmetidir, varlığı. Sevememek, hamlıktır. Yaşamamaktır, diğer adı. Kör olmaktır. Seviyorsanız, sevebiliyorsanız, sevinç duyun, şükredin. Daha çok seviyorsanız, çok çok şükredin. Bu yüksek İlâhî nimet, şükür gerektirir. Hayatın kalitesi yaşanan sevgi oranındadır. Sevenler, müjdelenmiş olanlardır. Cennettin dünyadaki tadımlık nimetidir sevgi. Onun için özünde sevgi olan her şey yükselecektir, gelecek sevgi ile şekillenecektir. Büyük düşünenler, önce büyük sevgi potansiyeli taşıyanlardır. Sevgi azığı; mugaddidir; sevgisizlik açlıktır, kuraklıktır. İçinde sevgi olmayan ibadet bile, ruhsuzdur. Sevgisizlik, en kötü fukaralıktır. Artık sevgi dolu bir hayatı olanlar sevilecek; nefret dili kullananlar, dışlayanlar, ötekileştirenler o yakıcı ateşin içinde yanacaklardır. Sevgisizlik, önce kabını yakan yakıcı bir ateştir. Sevgi niyette, sözde, davranışta görünür hale gelmelidir. Yüzde tebessüme dönüşmeyen sevgi, boş bir iddiadan ibarettir. Düşmanlık, nefret, ateş, İbrahimvari bir sevgi ile serin ve selâmetli hale gelir, ateş, bahar iklimine döner. İnce ruhlar, hassas kalpler, hikmetli akıllar, terbiye olmuş nefisler sevmeyi becerebilirler. ‘Ya benimsin ya toprağın’ zihniyetinden ziyade, ‘Ne benimsin ne toprağın; sen, ilâhî bir emanetsin’ anlayışıdır saygın olan. İnsan, Allah’a aittir, sevgisi de. Onun için insanı sevmek, Sahibinin verdiği kısmettir. Sevmemekten, sevememekten, Allah’a sığınmak gerekir.
Varlığı ispat kolaydır
Âlemde bir şey ‘yok’ diyenin, o şeyin âlemde ‘yok’luğunu bütün âlemi tarayarak ispat etmesi lâzımdır. Oysa ‘var’ diyenin, âlemdeki bir yerde varlığını ispatı yeterlidir. Bir şey, ya maddî ya manevî varlığı ile vardır; ya da her ikisiyle. Picasso diye bir ressam var diyenin, hem onun maddî varlığını hem de manevî varlığını, yani eserlerini göstermesi yeterlidir. Maddî varlığı şimdi yoksa da eserleri onun varolduğunu gösteren delillerdir. Bir de kimse kalkıp da Piscasso’nun tablolarına ‘benim’ diyemiyor. Dese bile iddiası çabuk sönüyor. Ya da kimse kalkıp da Piscasso diye birisi yok, böyle birisi hayata gelmiş değil diyemiyor, dese onun aklından şüphe ediliyor veya aklını kaybetmiş diyorlar. Âlem de öyle. Kimse, “Şu ağaç cinslerinin sahibi benim.”, “Güneş benim”, “Ay benim.”, “Kendi bedenim benim.” demiyor, diyemiyor. Dese de bir kıymet-i harbiyesi olmuyor. Çünkü ‘benim’ demekle iş bitmiyor. Her şeyi yaratan Allah, her varlığa kendi eseri olması hasebiyle mührünü vurmuş. Her bir varlıkta onun eser-i sanatı büyük bir derinlik ve zenginlik içerisinde asırlardır araştırılıp inceleniyor. Her bir varlığın hatta her bir unsurunun büyük bir ilim hazinesi olduğu konusunda bilim hemfikir. Bir de varlığı ispat veya inkâr konusunda kimin konuştuğuna bakmak lâzımdır. Bediüzzaman, “Büyük bir mühendisin, bir hastalığın keşfinde ve tedavisinde, küçük bir tabip kadar hükmü geçmez. Ve bilhassa maddiyatta çok tevaggul eden ve gittikçe maneviyattan tebaud eden ve nura karşı gabileşen ve kabalaşan ve aklı gözüne inen en büyük bir feylesofun mümkirane sözü, maneviyatta nazara alınmaz ve kıymetsizdir.” (Şuâlar) diyor. Allah’ın varlığı ile ilgili konularda kime kulak vermemiz gerektiğini yine Bediüzzaman’dan dinleyelim: “Acaba, yerde iken Arş-ı Azamı temaşa eden, harika bir deha-i kudsi
Hawking ve zavallı inancı
Genç yaşta, 1963’te motor nöron hastalığına yakalanmış; 2 sene yaşayabileceği söylenirken 2018 Mart’ında vefat etmiş olan Stephan Hawking’le ilk tanışmam “Zamanın Kısa Tarihi” adındaki kitabıyla olmuştu. Hawking’de dikkatimi çeken şey, Carl Sagan’da olduğu gibi okuyucusuna neyi nasıl anlatması gerektiğini iyi bildiğiydi. Hawking’in, okuduğum her kitabında ve her makalesinde gözüme çarpan esas özelliği ise “Bilim Yasaları” dediği bir olguya bütün kalbiyle inandığıydı. Tabiat Risalesi’nin başındaki ihtarda belirtilen “tabiiyyunun münkir kısmı”ndan olanlara, bilim yasalarına sarsılmaz şekilde inanan kişilerin de dâhil olduğunu düşünmekteyim. Hawking’i de rahatlıkla “Tabiiyyun”dan birisi olarak görebiliriz. Tabiatperestlik, son iki asırdır Auguste Comte’un çizdiği çerçeve ile Pozitivizm olarak arz-ı endam etmektedir. Pozitivizm, iki asırdan fazla bir süredir felsefe çevrelerinde inanılması gereken neredeyse yegâne inanç konumundadır. Pozitivizm, bilim dünyasında “Bilimcilik” olarak ortaya çıkmaktadır. Pozitivizm ve Bilimcilik; teolojiden ve metafizikten arınmış şekilde, kâinatı sadece ve sadece maddî olarak tarif etmeye çalışan bir felsefedir. Karşı çıktığı şey “varlığın başlangıcının ve devamının bir yaratıcıya dayandırılması”dır. Bilimcilik, kâinatın ortaya çıkışını, gelişimini ve değişimini bilim yasalarının, başka bir tabirle tabiat kanunlarının belirlediğine inanmak demektir. Bu yönüyle Pozitivizm, felsefî dinsizlik türlerinden olan ve üzerinde en çok tartışma yapılan Materyalist Felsefenin son iki asırda kendisini ifade şeklidir. Allah’ın isim ve sıfatlarının kâinatta ortaya çıkan yansımalarını “Tabiat” veya “Bilim Yasaları” olarak takdim etmek için şimdilerde pozitivizme inanmak ve onda ısrar etmek gereklidir. Peki, pozitivizme inanmayı mümkün kılan nedir?
TABİAT RİSALESİ BİZE NE DER?
Celâlettin-i Suyuti’nin Ed-Dürerü’l-Müntesire’si gibi pek çok kitapta geçen meşhur bir Hadis-i Kudsi vardır: “Ben gizli bir hazine idim; bilinmek istedim, mahlûkatı yarattım”. Bu bilinmekliği isteme iradesi, İlm-i İlâhîde bulunan bir nurun bir kader programı haline gelmesi, semavatın açılması, serilmesi, düzülmesi; ardında maddî âlemlerin tezahürünü netice vermiştir. Tabiat iki düzlemi de ifade etmek için kullanılan bir kavramdır. Tabiat denilince öncelikle genel anlamda kâinat, sonra daha dar anlamıyla atmosferle sınırlanan, biyolojik hayatın ortaya çıktığı dünya anlaşılmaktadır. Bütün dinlerin, inançların ve ideolojilerin esin kaynağı, delili ve temeli bu tabiat denilen muammadır. En eski mitolojik inançlardan tevhid dinlerinin temeli olan İbrahimî (as) geleneğe kadar; Yunan Felsefesi’nden modern ideolojilere kadar bütün tartışmaların temelinde “tabiat” vardır. Mitoloji, her bir tabiat unsuruna ayrı bir güç atfederek her birisini bir karaktere büründürerek âliheler (mitolojik tanrı ve tanrıçalar) ortaya koymuştur. Zeus’tan Hadese, Gaia’dan Ate’ye, Bona Dea’dan Demeter’e kadar her birisi tabiatın bir unsuruna tekabül eder. İbrahim Aleyhisselâmla başlayan Tevhid dinlerinin en önemli gözlemleri tabiat üzerinde gerçekleşir; İbrahim Aleyhisselâm tabiat unsurlarını sorgulayarak Allah’ı bulur ve vahye liyakat kazanır. Zebur, İncil ve Kur’ân’da bol miktarda tabiatın Esma-i İlâhiye’nin tecellisi (yansıması, tezahürü) olduğuna atıflar vardır. Kur’ân inananları Rum Sûresinde olduğu gibi yüzlerce âyetinde “Şimdi bir bak Allah’ın rahmetinin eserlerine! Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor. Şüphe yok ki O, ölüleri de elbette diriltecektir. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” diyerek Allah’ın rahmet eserlerini (ve tabiatı) dikkatle incelemeye çağırır. Zira Tabiat;