Ramazan Gökce

Caminin ve namazın Müslümanların birliği ve dirliği üzerinde oynadığı kritik rolü çok iyi kavradığı anlaşılan Çin yönetimi, Uygurların kimliklerinin altını oymak için camileri onların hayatından çıkarmakla işe başlamış. Bu hakikat, Gulca'da bir tokat gibi suratımıza çarptı.
Reklam
Resmi adıyla "Aile Olmak" programı, Çin yönetimi tarafından 2016'nın sonunda yürürlüğe kondu. "Şincan bölgesinde etnik birliği teşvik etmek üzere" Uyguların evlerine Han Çinlilerinden oluşan kamu görevlileri ve Komünist Parti yetkilileri yerleştiriliyor, bu kişiler Uygur ailelere sözde "ağabeylik" ve "ablalık" yapıyor. Programın başlatıldığı tarihten günümüze, Doğu Türkistan'daki Uygurların evlerine toplamda en az bir milyon kişinin bu şekilde "misafir" olduğu tahmin ediliyor
Gulcada gördüğüm bu manzara, bana ister istemez İsrail'in Filistin topraklarında uyguladığı işgal ve iskän politikalarını hatırlattı. Kudüs'te ve diğer şehirlerde, Gulcadaki manzaranın aynısıyla çokça karşılaşmıştım. İsrail, hem dışarıdan getirip yerleştirdiği nüfus yoluyla Müslüman mahallelerinin içine kadar giriyor hem de tarihi şehirlerin sınırlarını sürekli genişletip buralara Yahudi yerleşimcileri yığarak demografik dengeleri altüst ediyordu. Bu anlamda, Çin'in Doğu Türkistan'daki Uygur varlığını ortadan kaldırma yöntemleriyle İsrail'in Filistinli yerli halkı öz vatanlarında öksüz ve köksüz bırakma yöntemleri arasında büyük benzerlikler gördüm
Tümüyle Müslümanlardan oluşan bir mahallenin iç kısmında Çinlilerin ne işi vardı? Gördüklerimi, şimdiye kadar duyduklarımla ve okuduklarımla birleştirdiğimde, soruyu kendi kendime cevaplamakta zorlanmadım: Bunlar, Çinli yerleşimcilerdi. Devlet kararıyla, Müslüman mahallelerine yerleştirilen Çinli kolonyalistler. Uygurları yakından izlemek, kontrol etmek ve baskı altında tutmak için, onların göz hizasına iskån edilmişlerdi. Kameraların köşe bucağı zaten taradığı bir şehirde, Uygurlar, yabancı bir nüfusun yayıl-macılığıyla da mücadele etmek zorundaydılar. Bu yöntemle Uygurlara verilen mesaj da gayet açıktı: Biz yöneteniz ve hâkim sınıfız.
Bazı evlerin kapılarında tüller ve incecik perdeler asılıydı. Öğlen sıcağını hafifleten tatlı bir rüzgârla dalgalanan tüller ve perdeler... Kapılardan girip çıkan, bisiklet süren, oyun oynayan çocuklar... Avlularda oturan, sohbet eden, örgü ören, yemek hazırlayan kadınlar... Ara ara yanımızdan geçen seyyar satıcılar, süpürgeciler, çerçiler... Atmosfer öylesine asude ve öylesine sekînet doluydu ki, kendimizi adeta zamanın ve mekânın içinde kaybettik..
Reklam