Sorunuza döneyim, tüm gördüklerim, yaşadıklarım beni resme daha çok bağlıyordu. Sanki resmettikçe görüyordum içinde yaşadığım Anadolu insanının gerçeğini. Bu resimlerde köylü, ilk kez folklorik köylü değildi. Daha önce de Anadolu, köy, köylü temaları üzerinde resim yapanlar olmuştu. Ama bu resimlerde köylüler sağlıklı, köyler tertemizdi. İneklerin memelerinden süt, çocukların yanaklarından kan damlıyordu... Güzel, dekoratif, o ölçüde de gerçeklerden uzak resimlerdi bunlar.
Bense, gördüğüm, yoksul, hasta, sıtmalı köylüleri çiziyordum.
Bu arada bir de oyun yazdım. Benim ilk kitabımdır. Basılır basılmaz Bakanlar Kurulu kararıyla toplattırıldı. Sanırım, kitabı yasaklayanlardan hiç kimse onu okumamıştı. Üç harflik adı, Kel yasaklanması için yetmişti. Çizgilerle, renklerle, sözcüklerle gördüklerimi dile getirmeye çalışıyordum.
Ben daha çocuğum. Biraz anneye, biraz babaya çekmişim. Küçük yaşta, sokakta yürürken görenler durup, "Ah, ne güzel çocuk!" derken, na- sıl oldu da çabucak bunca çirkinleştim, akıl erdirmek zor
Burada da, gene her zamanki gibi şans yüzüme güldü. Lüxemburg parkının pek uzağında olmayan Scola Cantarium'da bir yer buldum. Scola Cantarium'u çok az kişi bilir. Yanılmıyorsam 16. yüzyıla ait bir yapıdır. Ve bir Anglikan tarikatına aitti. Birkaç yıl boyunca İskoçyalı II. Jacque'ın şapelinde kaldım burada. Masalsı bir mekândı. Söylentilere göre periliydi. Bu da doğrusu çok hoşuma gidiyordu. Çünkü her zaman hayaletlerle aram iyiydi. Şaka bir yana Scola Cantarium gerçekten inanılmaz bir yerdi. Babil kulesi gibi bir şey. Birbirine hiç mi hiç benzemeyen insanlar burada yaşıyorlardı. Birkaç kaçık Rus, iki Leh ve tabii Türkler. Sayısız Türkler. Birkaçımız ressam, birkaçımız, hiçbir zaman ne iş yaptıklarını öğrenemedim.