Melek

Melek
@MadamDefarge
Nasıl böyle sakin ve mükemmel görünebiliyorlar? diye sordu çocuk. Altta deli gibi ayak çırpıyorlar dedi at.
Öğrenci koçu
İstanbul Üniversitesi
İstanbul
24 Ekim 1997
45 okur puanı
Haziran 2024 tarihinde katıldı
Cehennem Okunmaz, İçinde Yürünür
Puan vermedi·576 syf.··
2026 4. kitabı
Dan Brown’un Cehennem’i, yalnızca hızlı akan bir macera değil; ciddi bir araştırmanın, tarihsel ve edebi birikimin ustalıkla örülmüş hâli. Dante’nin İlahi Komedya’sından beslenen göndermeler, romanda bir süs ya da arka plan değil; hikâyenin omurgasını oluşturan canlı parçalar. Her detayın yerli yerinde durduğunu, hiçbir bilginin fazlalık hissi vermeden anlatının içine akıp gittiğini okurken net biçimde hissediyorsunuz. Roman boyunca kendimi sadece izleyen bir okur değil, olayların tam ortasında ilerleyen biri gibi hissettim. Mekânlar, semboller ve zaman baskısı o kadar gerçekçi kurulmuş ki, sayfalar arasında değil; Floransa sokaklarında, yeraltı geçitlerinde ve insanlığın geleceğine dair zor soruların içinde dolaşıyorsunuz. Bu heyecan, yüzeysel bir tempo değil; düşünceyle beslenen bir gerilim yaratıyor. Cehennem’in asıl gücü, insanlığın geleceğine dair rahatsız edici ama kaçınılmaz bir meseleyi, okuru yormadan ama ciddiyetinden de ödün vermeden ele alabilmesi. Kitap bittiğinde geride yalnızca sürükleyici bir hikâye değil, uzun süre zihinde dolaşan etik sorular kalıyor. Bana göre bu, iyi kurgulanmış bir romanın ötesinde; okurla bağ kurabilen, düşündüren ve heyecanlandıran güçlü bir anlatı. Dan Brown Cehennem
İnsan ve Duygular
CehennemDan Brown · Altın Kitaplar · 201329,8bin okunma
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Zerdüşt’ün Gölgesinde Öğrenci Olmak ve Öğretmek
Puan vermedi·328 syf.··
2025 35. kitabı
Friedrich Nietzsche Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt’ü, her okunduğunda başka bir yerinden kanayan, başka bir yerinden ışık saçan bir kitap. Benim için ise bu metin, bir öğrencinin kendini gerçekleştirme yolculuğuyla, bir koçun rehberlik sorumluluğunun iç içe geçtiği bir aynaya dönüştü. Çünkü Zerdüşt’ün dağdan inip insanlara söz söyleme çabası, aslında her öğreticinin kaderine benzer: Anlatırsın… ama herkes aynı anda anlamaz. Yanarsın… ama herkes o ateşe yaklaşamaz. Zerdüşt “üstinsan” derken bana hiçbir zaman kibirli bir ideal sunmuyordu. Ben bunu her çocuğun, her gencin içindeki gelişmeye aç, ışığa susamış o çekirdeğin adı olarak okudum. Bir öğrencinin potansiyeli dışarıdan görünen değildir; dışarıdan görünen genellikle bir “devenin yükü”dür. Ailesinin beklentileri, toplumun “yapmalısın”ları, kendi içindeki suçluluk ve korkular… Zerdüşt’ün üç dönüşüm metaforu — deve, aslan, çocuk — özellikle mesleki hayatımda karşılığını o kadar buluyor ki… Deve: Boyun eğen öğrenci. “Yaparım hocam” der ama ruhu kendi değildir. Aslan: “Hayır!” deme cesaretini yeni yeni bulan genç, sınır koymayı öğrenen çocuk. Çocuk: Kendi dünyasını kurmaya başlayan, yaratıcılık ve merakla tekrar doğan birey. Ve ben… Koç olarak görevimin, her öğrenciyi kendi içindeki “çocuğa” ulaştırmak olduğunu yeniden fark ettim. Nietzsche’nin dili zaman zaman serttir; çünkü bizi uyandırmak ister. Ama arka planda hep şu çağrı vardır: “Kendi yolunu yürüyebilen insan, ancak o zaman gerçekten özgürdür.” Bu kitabı bitirdiğimde şunu düşündüm: Ben öğrencilerime sadece bilgi değil, yürüme cesareti vermeliyim. Kendi dağını seçme hakkını… Sessiz kalmanın değil, kendini ifade etmenin onurunu… Ve en önemlisi: içlerindeki ışığı büyütmek için önce karanlığı dürüstçe görme gücünü. Zerdüşt, insanın içindeki inişleri ve çıkışları kabul ederek
Böyle Buyurdu ZerdüştFriedrich Nietzsche · Asa Kitabevi Yayınları · 200047,7bin okunma
Yaşamın Ağırlığını Taşımak: Sisifos’un Öğüdü
Puan vermedi·160 syf.··
2025 34. kitabı
Camus’nün Sisifos Söylenini okurken, insan varoluşunun o kadim sorusuna yeniden dokundum: “Bu hayat neden yaşanmaya değer?” Ve belki de en çok yaralayan, ama bir o kadar da güçlendiren tarafı şu oldu: Camus, bize yaşamın anlamını bulmamızı değil, anlamsızlığın içinde nasıl duracağımızı öğretiyor. Sisifos’un o dev kayayı sonsuz kere tepeye taşıması… Bir kadının kendi yüklerini gün boyu sırtlaması… Bir insanın içsel savaşlarına rağmen çocuklarına, öğrencilerine, ilişkilerine, hayallerine tutunması… Aslında hepsi aynı hikâyenin yankısı. Ve ben bu hikâyede kendi gölgemi gördüm. Camus’nün söylediği o meşhur cümle kalbime ince bir bıçak gibi oturdu: “İnsan, yazgısını kabul ettiği anda yenilmez olur.” Bunu okurken, Sisifos’un kayası bana insanın kader yükünü hatırlattı: borçlar, sorumluluklar, geçmişin izleri, geleceğin belirsizliği… Ama Sisifos’u trajik yapan şey yükü değil; onu reddetmesi olacaktı. Camus, Sisifos’un o taşı tekrar tekrar yuvarlanışını bir yenilgi değil, bir başkaldırı olarak okuyor. Yani insan, koşulların anlamsızlığına rağmen her sabah yeniden başlamayı seçtiğinde, “absürdün efendisi” oluyor. Bu, benim için kitabın en dönüştürücü mesajıydı. Okudukça içimde şu içsel kabul güçlendi: Hayat bazen büyük bir taş. Ama onu itmeye devam eden insan, kayadan çok daha dayanıklı. Sisifos’un yüzündeki o sessiz gülümsemeyi hayal ederken, Camus bize şunu fısıldıyor: “Mutlu olmalı Sisifos.” Çünkü o, kendi yükünün bilincine varmış bir ruh. Ve bilinç, insanı özgürleştiren ilk kapıdır. Kitabı bitirdiğimde içimde şu duygu kaldı: Hayatın zorluğunu inkâr etmeyen, ama ondan kaçmayan bir insan, yenilmezdir. Kaya ne kadar büyük olursa olsun, onu itmeye devam eden kararlılık, insanın içindeki en asil yanıdır. Ve belki de bu yüzden Sisifos Söyleni, bana trajediyi değil, direnişin
Sisifos SöyleniAlbert Camus · Can Yayınları · 201511,3bin okunma
Sevginin Peşinde Değil, Sevginin Ehli Olmak
Puan vermedi·128 syf.··
2025 22. kitabı
Fromm’un Sevme Sanatı benim için aşkı anlatan bir kitap değil; insanın kendine tutuş biçimini, hayata karşı aldığı duruşu ve içsel olgunluğunu sorgulatan bir metin. Onu okurken, aşkı bir duygudan çok bir “eylem” olarak ele alışı beni hem sarstı hem de rahatlattı. Çünkü Fromm’un dediği gibi sevgi, içgüdüsel bir taşkınlık değil; emek isteyen, disiplin isteyen, insanı adam eden bir beceri. Kitabın ilk sayfalarında şu düşünce beni çarptı: “Aşk bir sanattır, o hâlde her sanat gibi bilgi, çaba ve ustalık ister.” Bu cümlenin ağırlığı, içinde yıllardır taşıdığım bir sessiz gerçeği uyandırdı: Sevgi sandığımız kadar kendiliğinden doğan bir nimet değil; insanın kendini büyütmesiyle, yaralarını görmesiyle, eksiklerini kabul etmesiyle gelişen bir yolculuk. Fromm’un sevgi türlerini ayırırken anlattığı olgun sevgi, bana göre insan ruhunun en yüce başarılarından biri. Çünkü olgun sevgide ne yapışmak vardır, ne erimek, ne de kaybolmak. Olgun sevgi “iki insanın birliği”, ama “iki insanın da kendiliğini kaybetmemesi”dir. Bu, hem ilişkilerimde hem mesleki bakışımda çok temel bir pusula oldu. Fromm’un satırlarında beni en çok düşündüren kısım şu oldu: Sevilmek için değil, sevmeyi bilmek için çabalamalıyız. Bu, bugünün hızla tüketilen ilişkilerinde en çok kaybettiğimiz şey. İnsanlar sevilmek istiyor, ama sevmeye hazır değiller. Hislerin kısa ömürlü olduğu bir çağda Fromm’un bu çağrısı —neredeyse nostaljik bir erdem gibi— insanı kendine getiriyor. Kitabı bitirdiğimde içimde şu duygu gezindi: Aşk, beklenen bir mucize değil; inşa edilen bir emektir. Bu emek olmadan ilişkiler ya sürünür ya da yıkılır. Fromm bana sevginin bir duygu değil, bir seçim olduğunu hatırlattı. Tıpkı Frankl’ın anlamı bir seçim olarak tanımlaması gibi… Bir insan neyi seçtiğiyle belirler kendini. Ve belki de bu yüzden
Sevme SanatıErich Fromm · Altın Post Yayıncılık · 20127,9bin okunma
İnsanın En Son Sığınağı: Tutumunun Özgürlüğü
Puan vermedi·176 syf.··
2025 11. kitabı
Viktor Frankl’ın bu kitabı, ilk sayfasından itibaren insan ruhunun karanlıkla olan mücadelesini anlatırken bile içindeki o ince ışığı saklamayan bir eser gibi geldi bana. Okurken, hem bir klinik psikoloji öğrencisi gibi kavramsal derinliğe dikkat kesildim, hem de kendi yaşam savaşlarımı hatırlayıp zaman zaman içim burkuldu. Çünkü Frankl’ın anlattığı şey yalnızca bir teori değil; insanın direncinin, inancının ve anlam arayışının gerçek hayattaki karşılığı. Frankl, Nazi toplama kampında yaşadığı korkunç deneyimlerden süzdüğü bir bilgelikle şunu fısıldıyor: “İnsan koşulların değil, tutumunun mahkûmudur.” Kampın o dehşet dolu ortamında bile gördüğü şey, insanın içindeki “neden yaşamalıyım?” sorusuna verdiği yanıtın bir insanı dimdik ayakta tutabileceği. Benim için kitabın özü tam olarak burada. Çünkü hayatın insanı sıkıştırdığı, kayıpların, savaşların, borçların, travmaların nefesi kestiği anlarda bile Frankl’ın söylediği şeye tüm kalbimle inanıyorum: Anlam bulan insan dayanır. Anlamı olmayan insan ise en küçük darbede bile çözülür. Frankl’ın logoterapi yaklaşımının beni en çok etkileyen kısmı, insanın amacını bulmasının terapötik bir güç taşımasıydı. Yani iyileşme bazen geçmişi kazmaktan değil, geleceğe bir yön çizmekten geliyor. Bu bakış açısı hem mesleki duruşuma hem de kişisel yolculuğuma çok yakın. “Ben niye buradayım?” sorusuna verilen her küçük yanıt, insanın kendi hayatına sahip çıkışı. Kitap boyunca beni en çok sarsan cümlelerden biri şu oldu: “Bir insanın elinden her şey alınabilir, ama son özgürlük alınamaz: Tutumunu seçme özgürlüğü.” Bu cümleyi okuduğumda içimde bir şey titredi. Çünkü insanın başına neler gelirse gelsin, dış dünyanın karanlığı ne kadar büyürse büyüsün, insanın kendi iç duruşu bir kale gibi ayakta kalabiliyor. Bu bana kendi hayatımdaki dönemleri
İnsanın Anlam ArayışıViktor E. Frankl · Okuyan Us Yayın · 202651,5bin okunma