Meşe ağacı olsam bir dağın yamacında,
Sincaplar koşup oynasa dallarımda,
Ardından palamutlarımı toplayıp gömseler,
Tilkiyi görünce kovuktaki yuvalarına girseler,
Ceylanlar gölgemde dinlenip çayıra uzunca baksa.
Karşı köyün çocuklari dallarıma çıkıp denizi seyre dalsa,
Zamansız mekansız masallar anlatsalar birbirlerine.
Kimisi palamutlarımdan oyuncak yapsa,
Kimisi altın sarısı yapraklarımı toplasa,
Onlar gidince göçmen kuşlar mola verse dallarımda,
Başkaları çığlık çığlığa uçsa üzerimden,
Usul bir hışırtı ile karşılık versem onlara,
Ordan geçenler duysa sesimi, bir hoş olsa içleri.
Sonra durup göğe doğru kollarını açmış dallarıma baksalar.
Gözlerindeki sevinç içlerindeki hüznü bastırsa.
Ve sonra devam etseler yollarına, vakur bir huzurla.
Rousseau'nun Emil'ine, Thomas Morus'un Ütopya'sına, Daniel Defoe'nun Robinson Crusoe'suna Hay bin Yakzan’ın çocuğu gözü ile bakanların sayısı hiç de az değildir. Batının büyük filozofu Spinoza da kendi felsefesini kurarken büyük ölçüde Hay bin Yakzan'dan aldıklarına dayanmıştır.
İlahi zatı algılayabilecek olan insanın içindeki nuru uyandırmak ve parlatmak, sadece duyuların, aklın ve ruhun özel terbiyesi ile mümkündür ve ancak Allah hakkında bu suretle elde edilecek bir bilgi bize bizzat zatı verebilir.
Yalnız akılla, yani felsefecilerin yöntemleriyle Tanrı bilgisine ulaşmak da mümkündür, fakat bu bilgi, doğru olmasına karşın "anadan doğma bir körün çevresi hakkında edindiği bilgi ye" benzer. Bu bilginin en belirgin özelliği "açık" olmamasıdır. Daha da önemlisi bu bilgiden dolayı bir "zevk" duyulamaz, saf müşahedeye erilemez.