Konuşmak için dilim, yazmak için kalemim tutuldu. İkdam'daki Yakup Kadri'yi aradım, ilk vapurla İzmir'e gitmeyi teklif ettim.
Tuhaf şey: İzmir'in alındığı haberi geldiği vakit, içimizde artık sevinme gücü kalmamıştı. Gönlümüz, uzun ve derin uykuya dalmış gibi idi. Bir hastanın başında günlerce beklemekten sonraki yığılıp kalmaya benzer bir uyku... Hatta daha fazla ağlamalı bir hal... Bir akşam önce şampanya bayramı yapanların yüzlerindeki onulmaz yası gidip görmek düşüncesinden bile sevinmiyorduk.
Nemiz varsa, bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaş olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak , yurdumuzu Batı'nın, vicdanımızı ve kafamızı Doğu'nun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcağını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak, hepsini, her şeyi 30 Ağustos Zaferi'ne borçluyuz.
Akşam'ın ilk sayfası için koskoca bir klişe hazırlamıştık: “Elhamdülliâh, İzmir'e kavuştuk!" Kapıları açmanın imkânı mı var? Gazeteyi pencereden akıtıyorduk. Alan, yüzüne gözüne sürüyordu. Galata Rıhtımı üzerinde kamçısı ile selâm marşını susturan beyaz atlı Franchet d'Esperey, o korkunç hayal, sanki bir operet sahnesinden kalma hoş bir hatıra idi! Doğrusu, daha fazla Dolmabahçe'ye gidip Vahdettin'i görmek istiyordum. İçimdeki tek zulüm hevesi bu idi.
Vahdettin'i göremedim. Fakat sonradan ilk Meclis'ten kalma bir dostum, Muhiddin Baha, bana bir Ankara hikâyesi anlattı. Onlar da sevinçten ne yapacaklarını bilmiyorlarmış. Mecliste bir aralık ellerini yıkamaya gitmiş. Asıl suratlı bir milletvekili görmüş. Mustafa Kemal'in muhaliflerinden biri:
— Yahu nedir bu halin? Diye sormuş. Öteki dudaklarını ısırarak:
—Ne var sanki? Nasıl olsa İzmir'i bize vereceklerdi. Nesini büyütüp duruyorsunuz? diye çıkışmış da!
Sonra da:
— Yunanlılardan