Çağdaş Mahir Can

Bu fikir furyası arasında Osmanlılık ne olacaktı? Bu terimin anlamı, çağdaş anlamda ne ırk, ne ulus ne de tam olarak ümmet değildi. Yusuf, Paris'e geldiğinin ilk aylarında bir şaşkınlık devresi geçirdi. Büyük bir kentte yolunu şaşırmış gibi idi. Ona izleyeceği doğrultuyu gösteren, kendisi gibi bir Türk milliyetçisi oldu; Doktor Şerafettin Mağmumî, özetle şunları söylemişti: Osmanlılık fikri çürüktür, çeşitli toplulukların uzlaştırılması olanağı kalmamıştır. Türk ulusseverliği dışında kurtarıcı bir fikir yoktur.
Sayfa 16·Kitabı okudu
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Kimi tarihçiler, tarihin bağımsızlığına bir sınır çizmiş olmamak için, tarihten edilecek istifadeler konusunda fikirlerini açıklamaktan çekinmişlerdir. Yusuf'a gelince o, tarih tarih içindir, başka bir deyimle tarih, matematik ilimlerinde olduğu gibi, soyut gerçekler aramak içindir ilkesini kabul etmiyor. Tarihten istifade edilmez kanısına olanı olarak karşı, düşüncesi şudur: “Tarihi, hayatta kendisinden faydalanılmayan kimi soyut gerçekleri öğrenmek için tetkik etmiyoruz. Tarih, bağlı bulunduğumuz insan toplumunun belli zaman ve alanda çıkarını sağlıyacak bilgi, düşünce ve duygu verebileceği için önemlidir".
Sayfa 14·Kitabı okudu

Çağdaş Mahir Can

, bir kitap okudu
9/10
·631 syf.·
Beğendi
·
43 günde okudu
·
2025 5. kitabı
Falih Rıfkı Atay
9.1/10 · 5bin okunma
Zamanlar geçti. Ordu İzmir'e girdi. Biz Yakup Kadri ile beraber ertesi gün bir Fransız vapuruna binerek İstanbul'dan ayrıldık. İzmir'de Mustafa Kemal'i bulduk. Önce rıhtım boyunca bir konakta idi. Şehir yanında Latife Hanım'ın köşküne taşındı. Sık sık gidiyorduk. Bir gün kapının önünde o subayı gördüm. Bir iskemleye oturmuş, biraz dalgınca, Mustafa Kemal'in inmesini bekliyordu. Meğer Anadolu ordusu Sakarya zaferini kazandıktan sonra, Başkomutanla eski ahbaplığı hatırına gelerek Anadolu'ya geçmiş, orduya katılmıştı. Mustafa Kemal Paşa holde göründü. Hepimize selâmlaştıktan sonra eski arkadaşına dönerek: — Kovmuşlar seni ha... Sakın yağmacılık etmiş olmayasın? — Hayır efendim kıtadan ayrılanlar olmuş da ben menedememişim... — Vah vah, şimdi bir şey yapamayız. Ankara'ya dönüşte görüşürüz. Sonra aynı subay askerlikten çıkarak milletvekili adayları arasına girdi. Uzun yıllar Meclis'te idi. Atatürk insan zaaflarını bilir ve çok, pek çok defa affetmesini de bilirdi. Kendisi Anadolu'da iken o arkadaşının İstanbul Merkez Komutanlığı'nda nasıl çalıştığı hatırlatıldığı zaman: — Öyledir... Pek sıkışmaya gelmez. Fakat doğrusu ya, ben Anadolu'da iken yanıma gelmek de pek kolay değildi. İnanılır şey değildi ki bizim yaptığımız! demişti. Peki samimi idi. “Kuvay-ı Milliye devrinde nerede idin, ne vazife görürdün?" diye sormayan yalnız o idi. Başkaları ise Anadolu'ya bir gün önce ve bir gün sonra gelmiş olmayı, pek ehemmiyetli bir kıdem davası gibi güderlerdi. Yüzellilikleri bile affetmesi insan zaaflarına karşı feylesofça davranışın bir eseri değil midir? Bir gün barışmayacağı hasmı, bir gün bağışlamayacağı suç yoktu, diyebilirim. İnsanların kendi kendilerini “yeniden yapmalarına" fırsat vermekten zevk alırdı. Her şeyi görür, birçok şeyleri görmezlikten gelirdi. Not defterimi
Sayfa 609·Kitabı okudu
Konuşmak için dilim, yazmak için kalemim tutuldu. İkdam'daki Yakup Kadri'yi aradım, ilk vapurla İzmir'e gitmeyi teklif ettim. Tuhaf şey: İzmir'in alındığı haberi geldiği vakit, içimizde artık sevinme gücü kalmamıştı. Gönlümüz, uzun ve derin uykuya dalmış gibi idi. Bir hastanın başında günlerce beklemekten sonraki yığılıp kalmaya benzer bir uyku... Hatta daha fazla ağlamalı bir hal... Bir akşam önce şampanya bayramı yapanların yüzlerindeki onulmaz yası gidip görmek düşüncesinden bile sevinmiyorduk. Nemiz varsa, bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaş olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak , yurdumuzu Batı'nın, vicdanımızı ve kafamızı Doğu'nun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcağını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak, hepsini, her şeyi 30 Ağustos Zaferi'ne borçluyuz. Akşam'ın ilk sayfası için koskoca bir klişe hazırlamıştık: “Elhamdülliâh, İzmir'e kavuştuk!" Kapıları açmanın imkânı mı var? Gazeteyi pencereden akıtıyorduk. Alan, yüzüne gözüne sürüyordu. Galata Rıhtımı üzerinde kamçısı ile selâm marşını susturan beyaz atlı Franchet d'Esperey, o korkunç hayal, sanki bir operet sahnesinden kalma hoş bir hatıra idi! Doğrusu, daha fazla Dolmabahçe'ye gidip Vahdettin'i görmek istiyordum. İçimdeki tek zulüm hevesi bu idi. Vahdettin'i göremedim. Fakat sonradan ilk Meclis'ten kalma bir dostum, Muhiddin Baha, bana bir Ankara hikâyesi anlattı. Onlar da sevinçten ne yapacaklarını bilmiyorlarmış. Mecliste bir aralık ellerini yıkamaya gitmiş. Asıl suratlı bir milletvekili görmüş. Mustafa Kemal'in muhaliflerinden biri: — Yahu nedir bu halin? Diye sormuş. Öteki dudaklarını ısırarak: —Ne var sanki? Nasıl olsa İzmir'i bize vereceklerdi. Nesini büyütüp duruyorsunuz? diye çıkışmış da! Sonra da: — Yunanlılardan
Sayfa 363·Kitabı okudu
Alıntı