Öbür evlerin pencerelerinde ışıklar çoktan sönmüş, köpeklerin havlaması çoktan kesilmişti. O karanlık Şubat gecesinde, karlı Manas'ın eteğindeki vadide, insanlar çoktan uykuya dalmışlardı. Dışarıda sessiz, koyu bir karanlık vardı. Mirzagül'ü düşünen Sultanmurat'la o karanlık geceden başka bir şey yoktu. Sanki ikisi, o ve karanlık, yapayalnızdılar.
Ama Sultanmurat hatırlamıyordu onu. Savaştan önce olan her şey başka bir dünyaya ait idi. Savaş öncesi bir zaman olmamıştı, o zaman yaşanmamıştı sanki.
Alacakaranlık bastığı zaman şehir girişine yakın bahçeleri de geçmiş, sabahleyin geldikleri ana yola çıkmışlardı. Ilık bir yaz akşamıydı. Havayı güzel ot kokuları doldurmuştu. Yola yakın arklarda kurbağalar vıraklanmaya başlamışlardı. Oturduğu yerde uyukluyordu Sultanmurat. Yorgundu.. nasıl yorulmasın öylesine dolu geçen bir günde. Yazık ki arabada uzanıp yatacak bir yer yoktu. Babasının omuzuna yaslandı ve daldı gitti. Ara sıra çukur yerlerde sarsıntıdan gözlerini açıyor ama yine dalıyordu. Dalmadan önce, her defasında, “dünyada babaların olması ne iyi" diye düşünecek bir zamanı oluyordu. Tam bir güven ve huzurla yaslanıyordu babasının güçlü omuzuna. Bu arada araba tangur tungur ilerliyor, atların toynakları yeri dövüyordu.
Sultanmurat, araba birden durduğu zaman ne kadar yol aldıklarını bilmiyordu. Tekerleklerin sesi kesilmiş, sonra tam bir sessizlik olmuştu. Babası onu kucağına alarak indirdi arabadan:
- Uff! Amma da ağırlaşmışsın, taşımak ne zor.. büyüdün artık, diyordu babası ona, göğsüne basarken.
Sultanmurat'ı bir ot yığınına yatırdı, üstünü yün fanilesiyle örttü ve:
- Sen uyu, dedi, ben atları çözeceğim, biraz otlasınlar.
Uyku öyle bastırmıştı ki Sultanmurat gözlerini bile açamıyordu. Yine de “dünyada insanın babası olması ne iyi" diye düşündü o anda.
Babası, bağlarını çözüp ayağından ayakkabılarını çıkarırken de uyandı. Bütün gün ayağını nasıl da sıkmıştı bu ayakkabılar! Babası da bunu nasıl anlamıştı.
Şimdi çok rahattı ve tekrar uykuya daldı. Karşı konulmaz bir akıntıya bırakıvermişti sanki kendisini. Tatlı bir rüzgâr uçsuz bucaksız kırların otlarını yalayarak esiyor, o da bu otların arasına dalıyor, koşuyordu. Sessiz yıldızlar da iniyordu gökten bu yüksek, bu dalga dalga otların üzerine. İşte şuraya, sonra başka yerlere, sessizce bir yanan yıldız