Çağdaş Mahir Can

Bir defa İsmet Paşa'yı telefonla arayan Yusuf İzzet Paşa Mustafa Kemal'le görüşmek istediğini söyler. Telefonu Mustafa Kemal'e verirler: — Beni aramışsınız, buyurun. — Gizli emirlerinizi bildirmediniz. Yani geri çekilme lâzım geldiği vakit istikametimiz ne olacaktır? Peki sen Mustafa Kemal, daha savaşa girmeden kaçmayı düşünen bu komutana: — Paşa Paşa gizli emrim, senin kemiklerinin orada gömülmesidir, der. “Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır," emrini Yusuf İzzet Paşa'nın kendisi ile bu görüşmesinden sonra vermiştir.
Sayfa 346·Kitabı okudu
Alıntı
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Kılıksız kıyafetsiz, yoksul ve biçare halk, batan bir devletin yerine geçecek yeni bir Türk devletinin temellerini attıklarını bilmeksizin, dişi ile tırnağı ile uğraşıyordu. Bu, komutanların ve subayların erlerle omuz omuza, kara namlu deliği ve süngü pırıltısı önünde insan cesaretini tarife ihtiyaç bırakmadıkları bir ölüm-kalım boğuşması idi. Atından inerken bir kemiği kırılan Mustafa Kemal, güçlükle doğrularak: — Ya sen, ya ben... demişti. Ya Kral Konstantin, ya o... Eskişehir bozgunundan sonra düşmanla teması keserek iki yüz kilometre geri çekilmiş ve Sakarya cephesini kurmuştuk. Bu cephe yüz kilometre genişliğinde ve yirmi kilometre kadar derinliğine idi. Ankara hem Meclis'teki vatanseverler de, umutların pek zayıfladığı günlerde bile, şehri bırakıp Anadolu içine gitmek tekliflerini reddetmişlerdir. Bütün Türklerin kalpleri Sakarya cephesindedir. İstanbul'un her sokağı bu cephenin bir parçası idi. Ne kadar da uzun sürmüştü bilseniz... Tarih kitaplarından hangi gün başlayıp hangi gün bittiğini öğrenerek bu uzunluğu ölçemezsiniz. Sakarya Harbi'nin her dakikası kendi başına bir “zaman" gelen, geldiğini duyuran, giden, gittiğini duyuran bir zamandı. Uyanıklığımızda, uykuda imiş gibi, sıçrıyorduk. Çünkü ben şimdi İstanbul'un bir köşesinde bu satırları, Sakarya Savaşı'nı kazandığımız için yazabiliyorum. Bu sırada siz İstanbul denizini hâlâ o zafer şerefine seyrediyorsunuz. Nihayet müjde erişti. Sayfalarımızı Mustafa Kemal'in üniformalı resmiyle kapladık. Bu resim, o günlerde sancak gibi bir şeydi. Dil tutulur gibi, kalemlerimiz tutuluverdi. Hepimiz bir şevk denizi içinde öçlerimizden, yaslarımızdan, acılarımızdan yıkanmışa döndük.
Sayfa 339·Kitabı okudu
Alıntı
Meclis kaynaşmaktadır: — Nerede o kahraman? Mustafa Kemal'in düşmanları, Mustafa Kemal'i sormaktadır: — Millet nereye götürülmektedir? Ordu nereye gitmektedir? Bu faciaların sorumlusu nerede? Onu cephenin başında görmek isteriz. Eğer Mustafa Kemal de bir yenilmeye uğrarsa ortada hiçbir otorite kalmayacağını düşünen ve onun cepheye gitmesini doğru bulmayan birkaç arkadaşı müstesna, dostu da düşmanı da Mustafa Kemal'i ordunun başına geçirmek ister. Dostları samimidirler. Mustafa Kemal'in askerlik dehasına güvenmektedirler. Düşmanları ise, nasıl olsa dönüş ve bozgun faciaları içinde onun da kaynayıp gideceğini ummaktadırlar. Nihayet Mustafa Kemal, Başkomutanlığı kabul eder. Meclis'tekiler: — Hayır, hayır Başkomutanlık hakkı Meclis'indir. Başkomutan vekili olabilirsiniz, derler. Düşmanlarının oyununu sezen Mustafa Kemal, onları kendi oyununa getirmeyi bilir. Yalnız Başkomutan olmak değil, Başkomutan oldukça Meclis'in yetkilerini kullanmak hakkını ister. Bu, diktatörlük demektir. Sakarya cephesi tutunmazsa, Mustafa Kemal mücadeleyi bırakacak mı? Hayır. Ama Meclis onu bırakabilir. Ne Ankara üstüne yürüyen Kral Kostantin, ne de Meclis'in içindeki hasımları nasıl bir zekâ ve karakter kuvveti ile boy ölçüştüklerinin farkında değildirler.
Sayfa 338·Kitabı okudu
Alıntı
Nihayet temmuz sıcaklarında Kral Kostantin zarını attı. Umumî seferberlik yapmıştı. Pek ciddi İngiliz yardımı da görüyordu. Bizim ordumuz, taarruz edecek Yunanlıların üçte biri kadar bir şeydi. Kral orduları ile Ankara'ya gidecek ve zaferini orada Mustafa Kemal'e dikte edecekti. Yine Kara günler geldi. İlk çarpışmalarda ordumuzu yendiler. Eskişehir düştü. Rum gazetelerine göre artık hiçbir dayatış imkânı kalmamıştı. Hürriyet ve İtilâfçıların da fikri bu idi. Saray, yeniden bir Damat Ferit hükümeti kurmak için Kral Kostantin'in Ankara'ya ayak basmasını bekliyordu. O kara günlerde Akşam gazetesinde bir yazı yazmıştım. Bu yazı: “Eskişehir de şehir olarak Bursa'dan kıymetli değildi. Ordumuz bize yeter!" diye bitiyordu. Büyükada vapuruna bindiğim paket, Zafer ve sevinç günlerinde gülerek birbirlerine beni gösterenler, şimdi “bu hain... İşte bu hain..." der gibi parmaklarını uzattıktan sonra başlarını çeviriyorlardı. Ertesi gün gazetelerde: — Babanın malı mı Eskişehir? Diye başlayan ağız dolusu küfürler çıkıyordu. Peyam-ı Sabah: “Sivas'a çekileceğiz de orada dayanacağız ha... Heyhat!" diyor, yazısını: “Hamaset ve celâdet neye yarar? Zavallı Türk akıbet ricata mecbur değil mi?" diye tamamlıyordu. Hilâl-i Ahmer'e koşuyorduk. Başlangıçtan beri burası bir vatansever hoca idi. Gizli Anadolu haberlerini hep oradakilerden alırdık. Hiç kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Fevzi Paşa'ya Akşam'dan bir telgraf çektik; “Ordumuz manevra kabiliyetine muhafaza ediyor" diye manasını sökemediğimiz bir cevap geldi. Bilir sandıklarımızdan sorduk, “Her şey bitmiştir diyemez a..." cevabını verdiler. Yalnız Anadolu'dan geldiğini duyup görüştüğümüz bir erkân-ı harp miralayı: — Benim bildiğim Mustafa Kemal, Anadolu'nun son tepesine kadar gider, yine teslim olmaz, diyordu. Son tepe... Son tepe...
Sayfa 336·Kitabı okudu
Alıntı
İstanbul'dakilere ve Büyük Millet Meclisi'nin yüzde yüz Mustafa Kemalci olmayanlarına göre Anadolu ne Yunan ordusunu ve yabancı kıtaları yurdumuzdan atabilir, ne de İngiliz donanmasını denizlerimizden kovabilir. Memleket bir Enver'den öteki Enver'e çatmıştır. Biri imparatorluğu harbe soktu, batırdı, biri de nasılsa elimize geçen güzel imkânları tehlikeye sokmaktadır. Nasılsa mı? Fakat bu güzel imkânları yaratan adam Ankara'dadır. Bu güzel imkânlar uğruna halkın damarlarından, oluktan su akar gibi, kan akmıştır. Antlaşmanın maddelerinde bir takım tavizler ne demek? Tam ve kesin bir milli kurtuluş yolunda sonuna kadar irkilmeksizin yürümek lâzımdır. Büyük adam, küçük adamdan bir yıl daha uzağı görmezse bu sıfata nasıl hak kazanabilir? Herkes 1921'in eşiğinde, büyük stratejist ve lider ise 1922 Ağustosu'nun son haftalarındadır: — Ah bana inanınız... Geri gideceğiz, ileri gideceğiz, fakat düşman bize boyun eğdiremez. Sonunda onu yeneceğiz. Hürriyet denen şeyi böyle bir zaferden başka bir temel üstüne tutturamayız, diyordu. İstanbul'a böyle diyor, dönüp Büyük Millet Meclisi'ne böyle diyordu. Belki de çok defa kendisine yalnız kendisi inanıyordu. Mustafa Kemal artık zar atmıyordu. Satranç oynuyordu. Bu oyunun da, bilmeyenlere seyri bile, yorgunluk verir. Türlü durumları, fırsatları ve şartları pek iyi kollamasını ve kullanmasını bildiğinden, harp ve politika işlerini kıskıvrak iradesine bağlamıştır. Önde, gidip daima yerinde bulacağı bir ordusu, arkada, gelip daima kavuşacağı bir insanlar takımı vardır. Fakat her günkü kürsü kavgalarından sonra: — Canım efendim bu Meclis de nedir? İzin veriniz, dağıtalım. Gibi tekliflerde bulunan dar kafalı gayretkeşlerden de, ürpererek uzak durur. Mustafa Kemal, meclissiz yaşamayı aklı almayan bir yirminci asır lideridir. Söyler,
Sayfa 333·Kitabı okudu
Alıntı