Bir anlamda, istibdadın ve tahakkümün kaba saba bir surette değil, farkettirmeden hayatlarımıza hükmettiği bir süreçti yaşanan. Hayatlar, hisler ve düşünceler üzerindeki denetim inceleşiyor; başkalarının sunduğu görüntüler üzerinden biçimlenen insanlar "kendi seçimleri" sanarak başkalarının dikte ettiği tarzı seçiyordu.
Jean baudrillard, simülakr'lar ile anlatıyordu. Sanalın gerçeğin yerini aldığı bir süreçti yaşanan. filmler, diziler gerçek hayatı taklit ederek oluşturulduğu halde, durum tersine çevrilmiş haldeydi. İnsanlar, filmleri ve dizileri taklit ederek yaşıyorlardı artık. O yüzden kendi içten tebessümlerini yitirmiş, filmdeki oyuncuların "rol icabı" zoraki gülümsemelerini yüzlerine yapıştırır hale gelmişlerdi.
İnsanların kendilerini sahip oldukları fiziksel özellikler ve maddi imkanlar ile tarif ettikleri bu çağda, bütün dikkat, bütün itina "bedene ve maddeye" odaklanmış halde. Bizi biz yapan, bizi insan yapan asıl özümüz, ruhumuz ise itinadan mahrum, bakımsızlığa mahkum...