Çocukken yalnız başıma oturup insan öncesi büyük dürtüler ve özlemlerle iç çekerdim çünkü dünyaya sığamıyordum.”
“Daha sonraları, yavaş yavaş, zamanla gitgide uslandım; sınırlar koyuyor, olanaklıyı olanaksızdan, insanca olanı tanrısaldan ayırıyor, elimden kaçırmayayım diye uçurtmamı sımsıkı tutuyordum.
insanlar nasıl da esen borayla savrulan güz yaprakları gibi kavuşup ayrılıyor, sevdiğin insanın yüzünü, gövdesini, el kol hareketlerini gözlerinle yakalamak için nasıl da boşuna çabalıyorsun —oysa birkaç yıl sonra gözleri mavi mi yoksa kara mıydı onu dahi anımsamıyorsun— diyordum kendime.